Gezi Notları

Solo Transfagaraşan – 2022

“Ama ben Çarşamba ve Perşembe çalışacağım.”

Daha bir hafta önce kum, deniz, güneş tatili yaptığımız için bayram tatilinin on gün olması bizi çok heyecanlandırmamıştı. Üstelik bayram tatillerinde bir yerden bir yere gitmenin nasıl bir “macera” olduğunu da yakinen biliyorduk. Bir de eşimin işleri nedeniyle tatilinin kısa olması, bizi İstanbul’da kalmaya mecbur ediyordu.
“Olsun biz de şehrin boş halinin keyfini süreriz” dedik. Ve tatil bahsini kapattık.

08 Temmuz 2022 / Cuma

Derken arife günü geldi, çattı.

Bir kere yolda olmaya alışmışsa insan, içinden bir şeyler dürter sürekli; “haydi, haydi, durma, git”…

Ben de aynı dürtünün kurbanı oldum.
Usulca eşime “motorla bir yerlere mi gitsem acaba” dediğimi hatırlıyorum. Bir de onun bana “olur” dediğini.  
Hazır vizemiz varken, Halkidiki’ ye doğru gidip, kum, deniz, güneş tatiline kaldığımız yerden solo devam etmek fena fikir değildi aslında.

“I ıh, aynı şeyi tekrar yapmaya gerek yok, hem çok kalabalıktır şimdi oralar” diye düşünüp, vazgeçiyorum. Alternatif olarak birkaç rota daha planlıyorum ama hiçbiri istediğim gibi değil. Bir türlü içimdeki heyecana karşılık bulamıyorum.
Derken, aynı Vikingler çizgi filmindeki Viki gibi (ama burnumu kaşımadan) aklımda bir ışık yanıyor aniden ve sevinçle bağırıyorum; “buldum”…

2019 senesinde sevgili Ertuğrul Ortaç ile kar yolları kapattığı için geçemediğimiz, hatta o anları fotoğraflarla ölümsüzleştirdiğimiz bir Transfagaraşan geçemeyişimiz vardı. İşte şimdi tam zamanıydı. Tekrar görüşmek üzere sözleştiğimiz Transfagaraşan ile buluşmanın…

11 Temmuz 2022 / Pazartesi

Akşamdan hazırlanmış sele üstü çantam, çantanın içinde uyku tulumu ve mat ile birlikte birkaç parça giyecek ve çantanın üstüne sabitlenmiş çadırım. Bir de depo üstü çantası. Tüm eşyam bu kadar. Çok sevmeme rağmen, yan çantalarımı almıyorum bu sefer. Bayram yolculuğunda bizi nasıl bir trafik bekliyor; muamma. Genişlemiş motorla olası trafik sıkışıklığında aralardan geçmekte sorun yaşamak istemiyorum. Hem ne kadar az eşya, o kadar rahat hareket imkânı.

Normalde gece heyecandan gözüme uyku girmiyor olmalı ama bu sefer deliksiz uyuyorum. Tek dileğim, bir gün önce yağan aşırı yağmurun devam etmemesi. Gerçi hava raporlarına göre yağmur olmayacak ama İstanbul’u sel götürdüğünü de düşününce hep bir şüphe kalıyor aklımda.

Saat altı buçuk civarı uyanıyorum. Sessizce hazırlanıp, yedi buçuk itibariyle düşüyorum yola. Marmara Ereğlisi’nden çıkıyorum bu sefer. Sokaktan çıkıp, anayola bağlayacak ışıklara geliyorum ki, o da ne; konvoy halinde bir trafik akıyor Tekirdağ’a doğru. “Eyvah!” diyorum, “yine bayram trafiği”. “Üçüncü gün olmasına rağmen hala çok yoğun”. Bir süre gittikten sonra anlıyorum, ışıklardan kaynaklanan birikme imiş. Konvoy da hızlıca dağılıyor zaten.
Sakin ve neredeyse bir yıl sonra tekrar yolda olmanın verdiği huzurla sürerken, günlerdir devam eden rüzgâr, zaman zaman fırtına halini alıp, yol boyu yanımdan ayrılmıyor; eksik olmasın. Bir sağdan, bir soldan, düz gitmekle küsmüşüm gibi yol alıyorum.

Yolculuk öncesi telefonuma Google Maps çevrimdışı haritaları yükledim, ayrıca navigasyon uygulaması Maps.me de hazır ama şimdilik onu kullanmıyorum.

Yola çıkış kararım o kadar ani oldu ki, arife günü yeşil sigorta yaptıracak açık sigorta acentesi bulamadım. O nedenle bu işi sınır kapısında yapmak durumda kaldım. İki ihtimalim vardı; İpsala ya da Kapıkule’deki Turing bürolarında sigortayı yaptırmak. Ayağımız alıştığından mıdır, yoksa Kapıkule’nin kötü şöhretinden midir bilemedim ama yolu uzatma pahasına İpsala’ya doğru ilerlemeye devam ettim.

Keşan Aytemiz’de kısa bir kahvaltı ve yakıt molasının ardından, sınıra doğru ilerledim. Kısa sürede İpsala’ya varıp, yeşil sigortayı yaptırıp, rahat bir soluk aldım.

Türk tarafında iki gişe açık. Her iki gişede de 7-8 araçlık bir kuyruk var. Öne geçmiyorum, sıramı bekliyorum. Bir sürücü önüne geçmemi teklif ediyor, teşekkür edip, geri çeviriyorum. Zaten araç sayısı az, hızlıca sıra bana gelecek.
İnsanımızın iki yoğun dürtüsü var; yardımseverlik ve merak. Sırada beklerken önce amortisör ayarlarımın uygun olmadığını söyleyen bir arkadaşa, durumu izah edip teşekkür ediyorum. Ardından bir diğer meraklımız, önce motorla yurtdışına nasıl çıkılır konusunda sorular soruyor, anlatıyorum. Sorularının ardı arkası kesilmiyor; dinliyorum. Sonra da “aynı çantadan bende de var” diyerek sele üstündeki çantamı işaret ediyor. Hava sıcak, sıra uzuyor, terliyorum. Tebessüm edip, “evet, çok kullanışlı” diyorum. Biraz daha etrafımda dolanıyor, peşi sıra ekliyor. Aynı kasktan bende de var 🙂

Yunan tarafındaki kuyruk bir hayli uzamış. O nedenle müsaade isteyip sıranın önüne geçiyorum. Sağolsun insanlar anlayış gösteriyorlar ve birkaç dakika içinde sınır geçişim tamamlanmış oluyor. İki hafta sonra yeniden Yunanistan’dayım 🙂

Rotamı, otoban ve gişelerden geçmemek üzere planladım. Böylece daha fazla köy, kasaba görüp, daha zevkli yollardan geçme şansı bulacağım.

Kipi Sınır Kapısı’ndan çıktığım gibi, Egnatia Odos otoyoluna bağlanmadan, yan yoldan devam ediyorum. Hedef Orestiada üzerinden Bulgaristan’ın Ruse (Rusçuk) kasabasına varmak. Her ne kadar yanımda kamp ekipmanlarım olsa da, kendime Ruse’de bir otel ayarladım. Planım gece orda kalmak. Bir önceki yolculukta yağmur, çamur derken çok yorulmuştuk. Ruse’de konaklamak istemiştim ama Ertuğrul’u ikna edemeyince Bükreş’e kadar sürmüştük. Devamında ise, gün bitimi ile birlikte adeta tükenmiştik. Bu sefer daha temkinli ve sakin yol almak istiyorum. Söylediği gibi, acelem yok, tadına vara vara…

Dimetoka

Dimetoka’da, bir yol üstü benzincisinde, kısa bir kahve molası verip, Ormenio (Çirmen) sınır kapısına kadar devam ediyorum. Sanmayın ki yalnızım; evet, fırtına arkadaşım da benimle birlikte. Üstelik giderek daha kavurucu bir hal alarak. Hava epey sıcak buralarda.

Ormenio’ya Doğru

Önce Ormenio Sınır Kapısı’ndayım. Görevli ile biraz sohbet ediyoruz. “Motor da güzelmiş, gez bakalım” minvalinde bir şeyler söylüyor. Laflayıp, gülüşüyoruz. Kapı o kadar boş ki, sıkılmış yalnızlıktan. Tüm gün kalsam, oturup muhabbet edecek. Ama yolcu yolunda gerek, müsade isteyip, vedalaşıyorum.

Birkaç kilometre sonra Bulgaristan, Kapitan Petko Voyvoda Sınır Kapısı’ndayım. Bir öncekinin aksine gayet mesafeli, bir o kadar da (af buyrun) suratsız, adeta demir perdenin son temsilcisi, eski gizli servis polisi edasıyla sorular soruyor görevli beyimiz. Cevaplayıp, hızlıca uzaklaşıyorum yanından.

Bir saatten biraz fazla gittikten sonra, tepelerde sis, pus, duman bulutu görüyorum. Yaklaştıkça yoğunlaşıyor bulutlar ve netleşiyor uzaklardan silueti görünen uzun, beyaz, gri tepeleri kırmızı şeritlerle çevrelenmiş bacalar. Evet, kocaman bir termik santral var yolumun üstünde. Hemen yanında bir göl. Durup, bir fotoğraf molası veriyorum. Göl ne kadar güzelse, santral de o kadar çirkin ve ürkütücü.

TP2 Maritsa

Sonradan öğrendiğim bilgilere göre, Bulgaristan için hayati öneme sahip tesis, TPP santral grubundan Maritsa East 2 adlı, Balkanlar’ın en büyük termik santrali. Hemen önündeki gölün adı ise Ovcharitsa. Bu yapay gölde balıkçılık ve turistik aktivitelerin yapılmasının yanı sıra, gölün en önemli işlevi ve inşa edilme nedeni, santralin soğutma suyunu sağlamak.

Detaylı bilgi;
https://en.wikipedia.org/wiki/Maritsa_Iztok_Complex
https://www.tpp2.com/page/about-us.html

Tam toparlanıp, yola çıkmaya hazırlanırken yanımda bir motosiklet duruyor. Herhangi bir ihtiyacım var mı diye soran Bulgar arkadaşa teşekkür ediyor ve yoluma devam ediyorum. İki teker yardımlaşması ve dostluğu insanı mutlu etmiyor değil doğrusu.

Yola koyuluyorum, kaskımın vizörü açık, daha hareket edeli birkaç metre olmadan gökten damlalar boşalmaya başlıyor. Yoğuşmalı santralin oluşturduğu buluttan gelen, pek de masum olmayan damlalar bunlar. Panik olmadım desem yalan olur. Hızlıca kör olmayı, en azından görüşümün bozulmasını bekliyorum. Hemen durup yüzümü temiz suyla yıkamak istiyorum. Ama bir süre sonra, tembellik endişeye üstün geliyor. Haliyle yıkamadan devam ediyorum 🙂

Yeni Zağra (Nova Zagora)’ ya kadar devam ediyorum. Yeni Zağra OMV’de bir ihtiyaç ve yakıt molası veriyorum. Sınır kapısındaki görevli ne kadar soğuk ve gergin ise, istasyondaki abla da o denli sıcak ve sevimli. Bulgarca’dan başka dil bilmemesine rağmen karşılıklı sohbet edip, bol bol gülüyoruz. İnsan olmak ne kolay aslında, biraz tebessüm, biraz ilgi. Hepsi bu…

Bulgaristan ve Romanya’da petrol istasyonlarının genelinde ücretsiz internet erişimi bulunuyor. Ama OMV ve Lukoil’lerde daha rahat ettiğim için molaları bu istasyonlarda veriyorum.
Eve haber iletme, rota gözden geçirme, eksikleri tamamlama ve yorgunluk atma molası çok iyi geliyor. Saat daha üç buçuk olmadı. Enerjim yüksek, kendimi iyi hissediyorum. Rusçuk’a yaklaşık üç saat yolum var. Rusçuk – Bükreş arası ise, yaklaşık iki saat. Kapıdaki görevliden mi, yoksa başka bir sebepten mi bilemiyorum ama bu gece Bulgaristan’da kalmak istemiyorum. Belki de motosiklet kullanmayı çok özlemiş olmaktan ya da hepsi birden. Rusçuk otel rezervasyonundan vazgeçiyor ve Bükreş için yeni bir rezervasyon yaptırıyorum. Üstelik iptal seçeneği olmayan cinsten. Yani, yola devam, bu gece Bükreş’te yatılacak.

Kısa süre sonra kendimi Tuna Nehri üzerinde yer alan, aynı zamanda Bulgaristan Romanya sınırı vazifesi gören Tuna Köprüsü (Danube Bridge) gişelerinde buluyorum. Daha önce buradan gece ve yağmur altında geçmiştik. Zaten çok da anlayamamıştık, sınır neresi, köprü girişi neresi.
Bu sefer kısa bir tereddüt ile gişe sırasına giriyorum ama durumu çabuk fark edip, görevlilere de teyit ettirerek, motosikletlerin ücretsiz geçiş hakkına sahip olduğu köprüye dalıyorum pat diye, diğer araçlar gişede bekler ve gıpta – kıskançlık arası hislerle arkamdan bakarken.

Bulgaristan’dan çıkmak içimi ferahlatıyor. Köprüde sadece ben varım. Arkamdakiler gişe kuyruğunda, karşıdan gelense nerdeyse hiç yok. Ayağa kalkıyorum, hem manzarayı seyrediyor hem de sevinç çığlıkları atıyorum. Sanki evime geldim. Oysa geçen sefer çekemediğimiz köprüyü, girişi – çıkışı, manzarayı çekecektim. Ama o kadar ani bir giriş oldu ki, hiç birine fırsat kalmadı 🙂

Sınır kapısında güler yüzlü ve hızlı bir karşılama ile birlikte, bir dakikadan daha az sürede işlemlerim bitiyor. Başka araç da yok zaten. Vira Bismillah diyerek, Bükreş’in bu sefer birinci sektörüne doğru, hem de gündüz gözüyle ilerliyorum. Geçen sefer yağmur, karanlık, soğuk ve aşırı yorgunlukla gördüğümüz yerleri, aydınlık, kuru ve nispeten enerjik geçmek büyük fark yaratıyor. Birinci sektöre yaklaştıkça trafik yoğunlaşıyor. Yurtdışında ilk gün, efendi gibi sürüyorum. Aralara girmeden, kimseyi küstürmeden ve akşam saat sekiz civarı otelin önüne park ediyorum.

Bükreş

Galiba başardım. İlk etabı, olanca rüzgâr, fırtına, sıcak ve daha da önemlisi bir yıldır motor kullanmamış halimle tamamlıyorum. Biraz yorgun ama çokça mutluyum.

Resepsiyondaki işlerimi hallediyor ve hızlıca odama çıkıyorum. 12 kattayım, gün henüz batmamış. Harika bir Bükreş manzarası eşliğinde eşyalarımı yerleştiriyor ve ilaç gibi gelen ılık bir duşun ardından Bükreş faslını açıyorum.

Geldim işte…

İlk Günün Rotası

12 Temmuz 2022 / Salı

Sabah erken uyanıp, odamın camlarını açıyorum. Temiz havayla birlikte, daha sabah trafiği ve gürültüsü başlamadan biraz daha şekerleme yapıyorum. Ne de olsa yaklaşık on iki saat motor sürdüm, üç ülke sınırı geçtim. Biraz şımarmayı hak ettim sanırım.

Plana göre, ikinci gün Transfagaraşan geçişini yapmam gerekiyordu. Ama dinlenmek ve biraz da tembellik yapmak için planı değiştiriyorum. Hem keyif benim değil mi, ne istersem yaparım 🙂

Dinlenme, kahvaltı derken saat on buçuk oldu. Buradan Transfagaraşan yaklaşık üç saat, üç saat de geçitte harcasam gün bitecek. Transfagaraşan geçişini, olabildiğince erken ve zinde yapmak istiyorum. Doya doya, tadına vara vara, her anını sindire sindire…

O nedenle yeni bir planla, geçide nispeten yakın olup, günü de boşa harcatmayacak, gezip görebilecek bir yer seçmek istiyorum. Çok geçmeden de kararımı veriyorum; yeni hedef Sibiu.

Saat on bire doğru otelden hareket ediyorum. Ploieşti’ yi sıyırıp, Braşov’a girmeden, hemen kıyısından, daha önce uğradığımız Codlea’dan geçerek, Fagaraş üzerinden Sibiu’ya ulaşmak amacım.
300 kilometreden biraz fazla bir yol var önümde; beş – altı saatte tamamlarım sanırım.

Otelden hareket ediyor ve kendimi Bükreş trafiğinin içinde buluyorum. Hava epey sıcak. İstanbul’a kıyasla 4 -6 derece daha yukarıda (seyahat boyu bu şekilde sürdü, Edirne’den içeri girene dek).

Geçtiğimiz gezide, gecenin bir vakti apar topar bulup yerleştiğimiz otel, altıncı sektördeydi. Şimdi ise özellikle birinci sektörü tercih ettim. Böylece Bükreş içinde ve trafiğinde çok daha az vakit kaybetmiş oldum. Rüzgâr yine yanımda ama genelde daha hafif. Aralıklı sağanaklarla vursa da katlanılabilir düzeyde.

Hafta içi olmasına rağmen turistik kasabalarda yoğunluk var. Bu da giriş – çıkışlarda trafik ve sıkışıklık demek. Kontrolsüz kavşakların yol açtığı yoğunluktansa bahsetmek dahi istemiyorum. Yol, sıcak ve rüzgârla birlikte bunaltıcı hale gelse de sonuçta keyif gezisindeyim, şartlara uyup, mutlu olmaya bakıyorum 🙂

Ploieşti yakınlarında kısa bir yakıt ve dinlenme molası verip yola devam ediyorum. Genelde akıcı, kimi zaman dur kalklarla devam ediyoruz. Etraf giderek keyifli hale geliyor. Her iki yanım ağaçlık, yemyeşil doğa, kuş sesleri…
Sürmek ayrı bir keyif.   

Çok geçmeden yağmur başlıyor. Biraz çise, biraz sağanak. İnişli çıkışlı devam ediyor. Pes edip duruyorum bir mola alanında. Romanya klasiği; yağmurluklar giyilsin 🙂

Sinaia Tren Garı

Az ilerde Sinaia. Önceki gezimizde geçerken uğradığımız, tren garı ve yapılarına (özellikle tepelerdeki şatolar) hayran kaldığımız Sinaia. Yaklaştığımı gösteren tabela bile beni çok heyecanlandırıyor. Bir an önce varıp, tekrar merhaba demek istiyorum Sinaia’ya; “bak, sözümü tuttum”. Ama trafik müsade etmiyor, bir yandan da yağmur hızlanmaya başlıyor. Ama bir şekilde ulaşıp kasabaya, başlıyorum fotoğraf çekmeye. Bir yandan da sohbet ediyorum Sinaia’yla.

Tekrar yola koyulma vakti ama trafik yoğunluğu hala devam ediyor. Bildiğin duruyoruz, belli ki ileride bir sıkıntı var. Yol dar ve karşı taraf görünmez halde. Bekliyorum mecburen arabalarla birlikte. Bir süre sonra polis yolu açıyor ve ilerlemeye başlıyoruz. Bu sefer de doluya yakın bir yağış başlıyor. Ne zormuş Sibiu’ya gitmek 🙂

Braşov’u teğet geçerken kendisine el sallıyorum; “üzülme, seninle de görüşeceğiz umarım en yakın zamanda” diyerek, bir niyet de Braşov’a bırakıp devam ediyorum. Daha önceden hukukumuzun olduğu, hatta ayıptır söylemesi yerel bir dükkânda pizza yediğimiz, ilginç geometrili evlerin diyarı Codlea’ya da göz kırpıyorum; hatıraları tazeliyoruz.
Nihayet Fagaraş. “Sibiu’ya nerdeyse bir saat kaldı, ha gayret” diyorum kendime. Ama ne çare, çok geçmeden yine trafik başlıyor. Hem de nasıl bir trafik! Bekle, bekle ilerlemiyor. Artık daha fazla dayanamıyorum ve kontrollü şekilde karşı şeride geçip ilerliyorum. Yolda görüş genelde kapalı ve karşıdan gelen araçlar çoğunlukla TIR. O nedenle çok dikkatli olmalıyım. Bir süre sonra anlıyorum ki, gidiş geliş olan yolda, trafik kontrollü sağlanıyor. Yani bir yöne yol veriliyor, sonra orası durdurulup, diğer yöne. İşte bu boşlukları kullanarak ilerliyorum. İki kilometreye yakın bir kuyruğu geride bırakıp, sıranın en önüne geliyorum. Tam tahmin ettiğim gibi; yol çalışması. Kış şartları çetin olduğu için, sürekli bozulan asfalt, yaz aylarında yenilenip, tamir ediliyor. Bu nedenle yaz boyu Romanya’da ve özellikle yüksek kesimlerde yol çalışmalarına rastlamak ve uzun süre yolda kalmak sürpriz olmasa gerek.

Nihayet, akşamüzeri saat yedi civarı Sibiu’ya varıyorum. O kadar zor ve yıpratıcı bir etap oldu ki, İstanbul – Bükreş arasında bu kadar yorulmamıştım.

Sibiu

Hemen pansiyonuma yerleşiyorum. Işık kaçmadan etrafı gezip, görmek ve biraz fotoğraf çekmek istiyorum. Ama öncesinde yolda yazıştığımız üzere, motorumu kapalı bir park alanına alıyoruz (Birkaç bina ötedeki komşunun kapalı parkına kilitliyoruz). Böylece benim içim, pansiyondaki ablamızın da kafası rahatlamış oluyor 🙂

Peki, Sibiu nasıl bir yer?

Enfes.

Tarihi, turistik ama vıcık vıcık olmayan, herkese yetecek ferah alanların olduğu, gözleri yarı kapalı bakan çatılı evleriyle sakin, mutlu ve şirin bir yer Sibiu. Ben çok sevdim ve çok keyif aldım. O nedenledir ki sanırım, küçücük kasabayı defalarca, en ufak ayrıntısına kadar dolaştım. Birikmiş bu yorgunluğun üstüne, saatler boyu dolaşabiliyorsam, Sibiu beni oldukça mutlu etmiş demektir.

İkinci Günün Rotası

13 Temmuz 2022 / Çarşamba

Bugün büyük gün. Üç yıldır beklediğim ve gün sonunda umarım ki tamamlamış olacağım Transfagaraşan günü. Haydi bakalım…

Erken kalkıyorum. Minimal ama tertemiz pansiyonumda kahvaltı olmadığı için akşamdan hazırladığım atıştırmalıkları hızlıca tüketip, açlık işini hallediyorum. Fakat başka bir sorunumuz var; “soğuk”. Sabah saatlerinde hava 10 derece. Biraz oyalanıyorum. Erken gideyim derken, donmak istemiyorum. Zaten oldukça yükseklere çıkacağım, bari hava biraz ısınsın.

“Pansiyon Camından Mahalle”

Henüz saat dokuz olmadan kendimi yolda buluyorum. Hava on derecenin biraz üstünde. Daha fazla sabredemedim 🙂

Meşhur sapağa kadar yaklaşık 45 dakikalık yolum var. Ama yol çalışmasını da unutmadım. Dünden gelen tecrübe ile yol çalışmasını hızlıca geçip, tam da sapaktaki benzincide yakıt dolumu ve kamera takma işlerimi hallediyorum. Sonunda artık hazırım.

“Meşhur Sapak”

Geçen sefer geldiğimiz yoldan, yani Cartişoara’dan, Curte de Argeş’e ulaşmak hedefim. Bir öncekinde uzun uzun seyrettiğimiz ve bolca fotoğrafladığımız dağlar kâh yanımda, kâh karşımda yol alıyorum. Bir önceki gezide teyze ile sohbet ettiğimiz yeri (https://yoldayiz.biz/2020/02/05/romanya-ve-bulgaristan-iv/) geçip, tırmanmaya başlıyorum.

“Bizim” Otel

Tatlı mı tatlı, keyifli mi keyifli virajlardan, mis gibi çiçek kokan yolu takip ederek, üç yıl evvel kaldığımız otele ulaşıyorum. Mayıs ayında kapalı olan hediyelik eşya dükkânları açılmış, şelale ve zirveyi izlemeye gelenler oldukça artmış. Bu kalabalık arasında otele uğruyor ve birkaç hatıra fotoğrafı almayı da ihmal etmiyorum. Hemen ardından geçişe kapalı meşhur yere ulaşıyorum. Bir dizi fotoğraf çekip, tekrar yola koyuluyorum.

2019
2022
Bu Sefer Devam

Buradan ötesini ilk defa göreceğim; çok heyecanlıyım. Takip eden her virajda, ayrı güzel bir manzara, kar tünellerinin ve setlerinin içinden, firketelerin gözünden geçerek tadına doyum olmaz bir halde sürüyorum.

Uzun uzun geçişi anlatmayacağım, o an dudaklarımdan dökülen şu cümleler hislerime tercüman olacaktır sanıyorum; “iyi ki gelmişim, iyi ki şartlar uymuş ve iyi ki eşim müsaade etmiş. Bu saatten sonra ne trafik, ne yol çalışması ne de yorgunluk bana işlemez. Geldim, gördüm, tadına varıyorum. Şükürler olsun”.

İnişte, artık geçişi tamamlamış olmanın huzuru ve keyfi ile geniş bir alanda mola veriyorum. Kendime ödül olarak, arka çantamdaki yiyecek ve içeceklerden ikram ediyorum. Oh, sonunda başardım…

Yaklaşık yarım saatlik molanın ardından yeniden yola koyulmak üzere hazırlanıyorum. Bu arada, az önce ters yönde yanımdan geçen, koca damperli belediye kamyonları geri dönüyor. Hemen arkalarında kalmamak için yavaş davranıyorum. Ama kamyonlardan bir tanesi viraj içinde, benden yaklaşık yüz metre ötede aniden duruyor. Peşinden, iki motosiklet ve birkaç araba daha. Konuşmalar duyuyorum, viraj içinde kaldığından tam göremiyorum neler olduğunu. Önce sesler yükseliyor, sonra sessizlik. Daha fazla bekleyemiyorum, atladığım gibi motora çok geçmeden manzarayı görüyorum; kocaman bir ayı. Evet, bugüne kadar gördüklerimden çok daha iri, kocaman bir ayı yolun kenarında. Az önceki kamyon, ayı ile yol arasına girmiş, kalkan vazifesi görüyor. Bölgede ayılar koruma kapsamında olduğundan, gözetim altında ve kısmen evcilleşmiş diyebiliriz. Ama yine de vahşi hayvan ve ne yapacağı belli olmaz elbette. Kamyon şoförü de aynı sebeple hem ayı, hem de bizlerin iyiliği için arada koruyucu görevi yapıyor. Yanından geçerken durup fotoğraf çekmek istedim fakat çok mümkün değildi. Ben de şartları zorlamadım ve yoluma devam ettim.

İnişe devam. Bir sağ, bir sol, kıvrım kıvrım virajlarda yata kalka dönerken aniden yol daralıyor ve bir viraj çıkışı bolca insan görüyorum etrafta. Dünya ralli şampiyonasındaki ateşli seyirciler geliyor aklıma. Beni izlemek için mi toplanmışlar?  O kadar mı iyi sürüyorum 🙂 Tabi ki değil, doğal güzelliği seyrediyorlar. Kocaman bir göl, enfes görüntüler sunuyor izleyicilerine. Hemen tepede restoranlar, hediyelik eşya satıcıları ve aşağıda tur tekneleri. Az sonra anlıyorum ki, Barajul Vidraru (Vidraru Barajı) ve onun baraj gölüne gelmişim.

Barajul Vidraru

Detaylar için;
https://en.wikipedia.org/wiki/Vidraru_Dam
https://en.wikipedia.org/wiki/Lake_Vidraru

Baraj gölü kıyısında küçük bir molanın ardından yine inişe geçiyorum. Çok geçmeden karşı şeritten gelen arabaların durduğunu ve hızlıca fotoğraf çekmeye çalıştıklarını görüyorum. Bu sefer tecrübeliyim 🙂 ve şaşırmıyorum; ikinci ayı. Ayımıza el sallayıp yoluma devam ediyorum. Hiç beklemediğim sürprizler artarda, ne güzel…

Bu kadar keyifli ve özel bir günün sonunda kendime bir ödül daha veriyorum; rotamı Bükreş’e çeviriyorum. Güzel bir konaklama ve rahatlama hakkım sanırım.

Üçüncü Günün Rotası

14 Temmuz 2022 / Perşembe

Güneş erkenden geliyor, “kalk, gün çoktan doğdu” dercesine gözümün ta içine. Yine aynı kattayım, ama bu sefer odam doğu tarafına bakıyor. Hal böyle olunca güneşle yakın temastayız. Kafamdaki görevi tamamlamış olmanın huzuruyla selamlıyorum güneşi. Ardından da çekiveriyorum kalın perdeyi; hiç acelem yok bugün…

Güzel bir kahvaltı yapıyorum, etraftaki herkesi gereksiz bir tebessümle selamlayarak. Sanki Romanya lotosunda büyük ikramiye bana çıkmış.

Motoruma gidiyorum. Kontrolleri yapıyorum, tekrar zincir yağlıyorum. “Bugün ülke değiştireceğiz, hazır olmamız lazım” diye sesleniyorum usulca.  

Romanya’ya veda günü. Tadı damağımda kaldı, sonra tekrar yine yaparız umarım. Ama şimdi eve doğru yaklaşma zamanı. Özeldim sevdiklerimi…

Yeni hedefimiz Bulgaristan’ın Tırnovo (Veliko Tarnovo ) kasabası. Yolumu biraz uzatacak olsa da tarihi mirası, sakin yapısı ve en önemlisi de istediğim gibi bir otel bulmuş olmak Tırnovo’ya uğramayı zorunlu hale getirdi.

Tırnovo’da Duvarlar

Yine önümde yaklaşık altı saatlik bir yol var. Hava giderek ısınıyor. Bükreş trafiğini gayet kibar ve efendi bir şekilde bertaraf edip, ana yola çıkıyorum. Rusçuk sınırına kadar devam ediyorum. Elbette öncesinde Tuna Köprüsü’nden geçiş ve Romanya’ya el sallama ritüelini unutmadan. Az sonra sınırdayım. Bu sefer sınır polisleri gergin, “evraklarını ver, git ileri park et” diye işaret ediyorlar. Kızıyorum içimden; “bu sıcakta ayıp ama”. Neyse gidip park ediyorum motoru ve yürüyerek tekrar geliyorum gişenin önüne. Sekiz – on kişilik bir sıra. Hepsi evrak ve pasaportlarının onaylanmasını bekliyor. Neden beklediğimizi kimse bilmiyor. Bazı araçlar sorunsuz geçiyor, bazılarını çeviriyorlar. Sıcakta on beş dakika bekledikten sonra evraklarımı veriyorlar. Tekrar yola koyuluyorum ve Rusçuk’da bir benzin istasyonuna atıyorum kendimi. Dışarısı 32 derece, hissedilen 40’ın üstü. Yarım saatten fazla molada kalıyorum. İyice serinleyip, dinlendiğime emin olduğumda tekrar yola çıkıyorum.

Yollar çoğunlukla gidiş – geliş. Özellikle otobanları tercih etmediğimden benim için sorun değil. Karşıdan ve arkadan gelenlere dikkat ederek sürdükten sonra pek problem olmuyor. Genelde sürücüler saygılı ama Romanya’daki sürücüler, Bulgaristan’dakilerden çok daha medeni.

Obretenik’i geçtikten sonra polis yolları kapatmış. Tüm trafiği başka bir tarafa yönlendiriyor. Mecburen sapıyoruz gösterdikleri şekilde. Önüm, arkam, solum alabildiğine TIR. Yol giderek daralıyor. Öyle ki, tırlar kimi zaman durup karşı şeritteki geçsin diye yol vermek zorunda kalıyor. İniş, çıkış, önce kasaba yolları, sonra köy yolları, en son kafam kadar çukurlar ve betonlanmış yol. Bir yol daha ne kadar bozulabilir ki? Sıcak ama ne sıcak, sollamak imkansız. Bu şartlar altında eski yollarda araç kullanmış Türk çocuğu olarak, “bu şartlar bize vız gelir diyorum” ve kasnaktan boşanmış gibi sollamalara başlıyorum. Sollarken bolca zıplama, çukurlara düşme, etraftaki çalıların kaska çarpması gibi etkenleri saymıyorum bile. İşte böyle, gir, çık, solla, bekle ile yaklaşık 45 dakika yol aldım. Yıpratıcıydı…     

Zafer Anıtı
Hotel Veliko Tarnovo

Akşamüzeri Tırnovo’ya varıyorum. Otelim kasabanın biraz dışında. Google Maps ısrarla sağdan sap diyor ama yol kapalı; çalışma var. Böylece varışım on dakika daha uzuyor. Kasabanın içinden geçerek otele varıyorum. Bir yandan da iyi oluyor, kasabayı motorla uçtan uca görme şansı yakalıyorum bu sayede.

Yoldayız 😉

Otelin kapısına kadar gelip, motoru stop ediyorum. Müşteriler ve çalışanlar uzaylıymışım gibi bakıyorlar. Nasıl bakmasınlar, sakinlik ve dinginliğin içine bir anda giriyorum, gökten düşmüşçesine. Otel, ormanın hemen dibinde, kocaman bir yüzme havuzu olan, insanların keyifle vakit geçirdiği, bizim sahillerimizdeki butik oteller samimiyetinde. Araçlar otel dışında bahçedeki özel alana park edilmiş, havuzda yüzenler, güneşlenenler, fonda güzel müzikler, bahçe içinde bir restoran, vs.

Park Hotel Asenevtsi

Cennete gelmiş olmalıyım. Hemen işlemlerimi halledip, odama yerleşiyorum. Otel temiz, düzenli, üç yıldızlı. Havuz, restoran, yemekler ve çevre düzenlemesi ise beş yıldız bana göre. Kısa bir dinlenme ve yemek molasının ardından kasabaya inip, uzun uza dolaşıyorum. 

Kasaba hakkında detay;
Tırnovo
Bir de bu var 🙂
Tırnova Cadı Olayı

Ayaklarıma kara sular inince otele dönüyorum. Yarın için hazırlıklarımı yapıp, yatıyorum. Uyku tutmuyor. Aklımda bir soru, sürekli kurcalıyor beynimi; “havuza mı girsem?”

Odam havuz manzaralı, hatta hemen penceremin önünde, yatağımdan bile beni çağırdığını duyabiliyorum; “gel, gel…”
O kadar yol, o kadar sıcak ve yorgunluktan sonra, havuz inanılmaz çekici geliyor. Gün boyu ısındığı ve bir ihtimal kirlenmiş olduğu için şimdi girmiyorum, ama “sabah erkenden, kahvaltı yapıp girsem ne güzel olur” diye düşünürken uyuyakalıyorum.

Dördüncü Günün Rotası

15 Temmuz 2022 / Cuma

Sabah, havuz hala çok çekici. Hızlıca kahvaltımı yapıyorum. Tüm arzuma rağmen, titizliğim ağır basıyor; risk almıyorum. Bir an önce yola çıkma hevesiyle, havuz yerine motorumu tercih ediyorum. Yine yoldayım. Eski Zağra, Yambol üzerinden önce Lesovo Sınır Kapısı, ardından da Hamzabeyli Sınır Kapısı’nı geçerek, memlekete girmeyi planlıyorum.


Amacım İstanbul’a gün batmadan varıp, eşim ve kızıma sürpriz yapmak. Hesaplarıma göre öğleden sonra saat üç gibi evdeyim 😉

Bizim tarafta, özellikle İstanbul’da sıcaklık birkaç derece daha düşük. Bir an önce gidip, daha az sıcağa maruz kalmak istiyorum. Çok gazlamadan ama fazla mola vermeden yola devam ediyorum. Yine köylerden, kasabalardan geçiyorum. Bazen de sevimsiz, soğuk ve gri sanayi bölgelerinden.

Sınıra yaklaşık altmış kilometre mesafe kala motorda bir tuhaflık seziyorum. Titreşim artıyor, yalpalama başlıyor. Hemen kenara yanaşıp önce lastikleri kontrol ediyorum, herhangi bir anormallik yok. Yükümü ve diğer aksamı kontrol ediyorum, her şey olağan. Yol bu bölgede oldukça bozuk, sarsıntıyı buna yorup, düşük süratte devam ediyorum. Ama gitmek mümkün değil. Hemen yakındaki küçük bir yakıt istasyonuna giriyorum. Detaylı kontrol sonrası görüyorum ki, arka lastikte bir vida. Güzelce saplanmış. “Hay aksi” diyorum önce, sonra da “sağlık olsun”. Vida uygun bir yerden girmiş, lastiğin yanağı ve omzu temiz. Bu durumda içim rahat; “ne de olsa FormulaX var içinde, şimdi vidayı çıkartıp, lastiği de bir iki tur döndürünce, sihirli sıvı deliği kapatacak. En azından bana sınırı geçirir…”

İstasyon görevlisi amca yanıma yaklaşıyor, durumu anlatıyorum. Hava bas diyor. Önce ölçüyorum 12 psi hava kalmış. Hava basmaya çalışıyorum ama cihazın ağzı büyük geliyor. Kendi pompamla bir miktar hava basıyorum. Bu arada amcadan pense istiyorum, vidayı çıkartıp, FormulaX’ı devreye sokmak için. Ancak amcaya içeride özel bir sıvı olduğunu anlatamadığım için ısrarla penseyi vermiyor; “vidayı çıkartma, lastik dümdüz olur” diyor. Normal şartlarda haklı ama bu sıvı ile işler farklı; anlatamıyorum.

Bir şeyler söylüyor Bulgarca, tek anladığım 2,5 dediği. İki buçuk kilometre mi, iki buçuk saat mi, yoksa başka bir iki buçuk mu bilemedim. Daha uygun bir yer bulmak için biraz daha hava basıp, tekrar yola çıktım. Dörtlüler açık, beş kilometre hızla.

Kısa bir süre sonra BP istasyonu görüyorum, geniş bir TIR park alanı yanında. Hemen giriyorum ve uygun bir gölge bulup, başlıyorum operasyona 🙂 Önce tüm eşyalarımı indiriyorum, sonra arka çantadan alet edevatı çıkartıyorum. Lastiğe hava basıp, vidayı tersine döndürüyorum. Biraz uğraştıktan sonra vida elimde, tekerleği çeviriyorum birkaç tur ama koca bir fısss.

FormulaX hiçbir işe yaramıyor. Lastik hızla iniyor.

Kolları iyice sıvıyorum ve bir çırpıda lastiği söküyorum. Levyelerim ve yedek iç lastiğim hazır. Hemen değiştirip, yola devam edeceğim. Fakat gel gör ki, levye janta girmiyor. Çünkü lastik tam inmiyor. Sibop iğnesini söküyorum, oradan içeri ince tel sokuyorum; nafile. FormulaX lastiği bırakmıyor. Ne yol yapacak kadar vidanın deliğini kapatıyor, ne de sökebilecek kadar lastiği janttan ayırıyor.

Yol Halleri…

Tek başıma yapamayacağım aşikâr. Hemen yandaki bir tırcıdan yardım istiyorum. Polonyalı abimize durumu anlatıyorum, bir iki deniyoruz; mümkün değil. Levyeler jant ile lastik arasına giremiyor. “Ne yaparız” diyorum, “bilmem ki” diye yanıtlıyor 🙂 Giderayak arkasından sesleniyorum; “buralarda lastikçi var mı?” Kafasını kaldırıp etrafa bakıyor ve yolun karşısını işaret ediyor “işte orda”.

Şaka gibi, yolun karşında belli belirsiz bir lastikçi var. Derme çatma bir yer elbette. O telaş içinde görmemiş olmalıyım. Sevinç doluyor içim, yoksa başka türlü iç lastiği çıkartamayacağız. Jantı kucakladığım gibi, soluğu ana yolun karşısında alıyorum. Sıcak, ter, yağ ve bir de lastiğin ağırlığı. Varıyoruz lastikçinin kapısına. Sevincimiz kısa sürüyor, zira lastikçinin kapısında asma bir kilit. Özetle, kapı duvar…

Sesleniyorum, bağırıyoum. Tık yok. Binanın duvarında silinmeye yüz tutmuş bir telefon numarası var, arıyorum, düşmüyor. Kim yapıyorsa bu şakayı tadı kaçmaya başladı ama…

Bir süre sonra bisikletli bir amca geliyor, Bulgarca bir şeyler söyleyerek. Meğer lastikçiymiş. Hemen koyuluyoruz işe. Makina ile sökemiyoruz FormulaX uygulanmış iç lastiği. Ama inadımız inat, yaklaşık iki saat uğraştıktan sonra galip geliyoruz. Yeni iç lastiği takmak, tedbiren yanımda olması için eskisini yamamak derken, işlem sona eriyor. Yolun karşısına geçip, lastiği monte ediyorum. Zincir gergileri ve diğer işler derken, toplam üç saat kayıp ile operasyon sona eriyor. Derin bir nefes alıyorum.

Lastikçi Ivan’la Zafer Hatırası

[ FormulaX ve benzeri sıvıları iyi değerlendirmek gerekiyor. Melek mi, şeytan mı? Bizimki gibi tube type (iç lastikli) motorlarda lastiğin patlaması, jantın birden asfalta oturması anlamını taşıyor. Bu da özellikle yüksek hızda ve / veya arkadan trafiğin geldiği yollarda büyük tehlike. Ama öte yandan, benim örneğimde olduğu gibi, eğer o lastikçiyi bulamasaydım hiçbir şekilde iç lastiği sökmem mümkün olmayacaktı. Hele bu durumun dağ başında ya da gece şartlarında yaşandığını düşünecek olursak, durum fena.]

Bu zoraki molanın ardından birkaç kilometre temkinli sürüyorum. Çünkü ilk defa kendi başıma lastik sökme – takma işi yaptım. Çok şükür her şey yolunda gidince de hızlanmaya başlıyorum. Önce Lesovo Sınır Kapısı’nı hızlıca geçiyorum, ardından Hamzabeyli’yi. Ve artık memleketteyim.

Hamzabeyli Sınır Kapısı

Lalapaşa’da bir yakıt ve ihtiyaç molası veriyorum. İstasyondan çıkar çıkmaz eski bir dost karşılıyor beni; fırtına. Çok özlemiş olmalı ki, Kınalı sapağına kadar yanımdan ayrılmıyor. Sonrasında da yerini bol sağanaklı rüzgâr arkadaşımıza devrederek.  

Yol boyu çok hırpalanıyorum. Bir sağdan, bir soldan, fırtına eşliğinde. Stabil kalmak ve daha az yorulmak için gazı açıyorum. Kınalı’dan sonra bir de yazlıkçı trafiğinin eklenmesiyle jungle’a hoş geldiğimi tekrar hatırlıyorum 🙂

Sonuçta, akşam saat altı olmak üzereyken evime varıyorum. Kısa ama dolu dolu geçen bu seyahat için başta, büyük anlayış gösteren eşim ve kızım olmak üzere, emeği ve desteği geçen herkese çok teşekkür ediyorum. Umarım tekrar benzer keyifte geziler yapmak için sağlığımız, sıhhatimiz, neşemiz ve durumumuz yerinde olsun.

Hoş kalın, sevgiyle kalın.

Beşinci Günün Rotası

Özgür DALDABAN / 22 Temmuz 2022

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s