Romanya ve Bulgaristan – III

Yağmayın Yollarıma

21 Mayıs 2019 / Salı

Buram buram yanmış odun kokusu. Ama nasıl taze. İsle karışık. Varlığını unuttuğum eski bir dost gibi. Kalacağımız kampingi ararken, çocukluğuma dönüyorum bir an. Gözlerim tek tük yaşam olan bu dağ başında bir tabela bulmaya çalışırken, aklım çocukluğuma doğru bir yolculuğa çıkarmış beni, sürüklüyor derinlere.

Hani banyo kazanına atılan odunlardan bazıları farklı yanardı diğerlerinden, mis gibi bir koku bırakırdı banyoya. Belki de reçinesinin etkisiyle o Pazar banyosunu unutulmaz kılardı. İşte tam da bu koku duyduğum. Çektim içime kana kana, temiz havaya karışan odun yanığı kokusunu, daha da derinlere doğru çektim. Tam Annem kafama bir tas su döküyordu ki, Ertuğrul’un interkomdan gürleyen sesi ile irkildim; “müdür, doğru geldiğimize emin misin, insan yok burda yahu.” Annemin elindeki hamam tasını alıp, kafama vurmuştu işte. Kendime geri döndüm:)

Obârşia Lotrului adlı cennetteyiz. O kadar sakin ki etraf, peşimizden havlayan birkaç köpecik dışında kimseler yok. O nedenle deneme yanılma yöntemiyle bir kapıyı çalıyoruz ve işte, kalacağımız yeri bulduk. Aslında yola çıkarken amacımız, gün sonunda doğanın ortasında çadırlarımızı kurup, kendimizi tabiat ananın kollarına bırakmaktı. Ancak kalacağımız yere vardığımızda o kadar soğuktu ki, “dilerseniz bungalovlarda ya da evimizdeki kiralık odalarda da kalabilirsiniz” teklifini duyunca, çadır kurma işini biraz daha erteleyerek, sıcak ve tertemiz odalara yerleşmemiz ışık hızında oldu.

Küçük, sevimli bir işletme. Orman köylüsü bir aile, torunlarıyla birlikte çalıştırıyorlar. Kibar, saygılı ve yardımsever insanlar. Çadır alanları ve ağaç bungalov evlerin yanında, bizim kaldığımız gibi birkaç kiralık oda da mevcut. Odalar temiz, yataklar rahat. Tuvalet banyo ortak ama bizden başka kimse olmadığı için çok da sorun etmiyoruz. Odalar sıcak ama nasıl sıcak. Dışarıdaki o soğuğa rağmen “pencereyi biraz aralasak ya” derecesinde. Odada eski tip su karafı, pet şişeye bakıp, ph’ı kaçmış diye düşünmek yok. İçme suyu buz gibi, dağdan geliyor, doldur doldur iç, şifa niyetine. Wi-fi yok, çoğu telefon şebekesi kapsam dışında. Elektrik, su ve ateş var. Daha ne olsun.

Yerleşmenin ardından, tesisimizin yegâne kapalı etkinlik alanı olan salonuna iniyoruz. Günün yorgunluğunu atarken, yol kritiği yapmak, ertesi gün rotasını planlamak ve insanlarla kaynaşmak amacımız. İşletmeci teyzemiz barda, “ne içersiniz diye soruyor” aceleyle. Sonra da “dolap orda, alın işte” tarzı bir şeyler söylüyor kendi dilinde. En azından biz öyle olduğunu düşünüyoruz 🙂 Kendimiz alıyoruz, biçare. Teyzemizdeki bu ani değişikliğin sebebini ise az sonra anlıyoruz. Meğer televizyonda en sevdiği dizinin başlama saati gelmiş ve tonton teyzemiz de bir an önce dizi ile arasındaki engelleri aşmak istiyormuş 🙂 (Bize torunu anlattı bunları).

Teyzemiz ve “kıymetlisi”

TransAlpina için bizce en uygun yer Obârşia Lotrului demiştik. Transalpina (DN 67C) güneyde Novaci’den, kuzeyde Sebeş’e uzanan bir geçit yolu. Aslında planımız “bizce” keyifli kısımların başladığı Ramca – Sebeş arasını geçmekti. Ancak kar nedeniyle Ramca tarafı kapalı. O nedenle Obârşia Lotrului – Sebeş şeklinde ilerliyor olacağız. Bu tip dağ geçitleri çoğunlukla kar, buz nedeniyle kapalı olup, sadece sıcak yaz aylarında ulaşıma açılıyor. O nedenle bahtımızda ne varsa şeklinde ilerliyor olacağız. Yol durumu duyurularını kontrol ettiğimiz romaniatourism.com sitesinden baktığımızda yol açık görünüyor. Ancak hava şartları sürekli değiştiğinden, sitede yazan ile pratik durum arasında epeyi fark olabiliyor. Kaldı ki, kimi köylüler Sebeş’e giden geçidin yer yer kapalı olduğuna dair bilgiler aktarıyorlar. Eğer bu geçidi kullanamazsak “normal” yollara dönmemiz gerekecek. Ya Petroşani üzerinden (150 km.) ya da Sibiu üzerinden (200 km.) Sebeş’e gitmemiz gerekecek. Ama her iki durumda da Transalpina geçişini yapamamış olacağız. Kafalarımız iyice karışıyor. Her işte bir hayır vardır diyerek, oluruna bırakıyor ve dolaptan kendi aldığımız içeceklerimizi yudumluyoruz.

Günün kritiğini yaparken gözüm ara ara teyzemize takılıyor. İçecek diyaloğumuzun ardından kendini attığı sandalyede adeta çivilenmiş gibi oturmaya devam ediyor. Bazen bir sigara yakıyor, arada soru soran kocası ve torununu tersliyor ama gözünü o büyülü kutusundan bir an olsun ayırmıyor. İçimden dedim ki, bazı şeyler hiç değişmiyor 🙂

İstemsizce ben de mucize kutuya doğru bakmaya başladım. Ekran arada karlansa da sesi epeyi açık, kötü dublaj olduğu her halinden belli olan bir dizi oynuyor. Adamlar, kadınlar sürekli bir konuşma, sürekli bir tartışma. Seçebildiğim kadarıyla pahalı arabalar, pahalı kıyafetler, lüks içinde bir ortam ama sürekli bir didişme. Bir süre baktım ve sohbete geri döndüm. Biraz sonra Ertuğrul dedi ki, “Şevval değil mi O?”. “Kim” dedim istemsizce. “Yahu Şevval işte, Şevval Sam.” Daha dikkatli baktım ekrana, gerçekten de O. Birlikte izlemeye başladık şimdi. Karlı ekranın köşesinde tanıdık bir logo; Kanal D Romania. Yersiz yerli dizilerimiz bu dağ başında da bizi yalnız bırakmamış meğer. Şebeke yok, internet yok ama yerli dizimiz var! Tesadüfün böylesine ne demeli?

“Yarın ola, hayır ola” deyip, odalarımıza çıkıyoruz. Çıkmadan dışarıya bir göz atmak istiyorum, sis basmış, göz gözü görmüyor, aşırı soğuk. Hızla odaya kaçıyorum. Yorgunluk ve soğuk etkisiyle anında uykuya dalıyorum. Gürültü ve konuşma sesleri ile uyanıyorum bir süre sonra. Ancak o kadar yorgunum ki, pek de umursamadan uykuma devam ediyorum. Sabah olunca anlayacaktım ki, gece yarısı gelen Cezeta’lı grupmuş seslerin sebebi.

Bir iki saat sonrasında ise, yani neredeyse sabaha doğru tekrar uyanıyorum. Ertuğrul, giyinmiş, çıkıyor. Beni de uyandırmış o arada. Dışarıda gök delinmiş, inanılmaz bir yağmur yağıyor. “ Motorları yan sehpaya alıp, altına tahta destek koymamız lazım” diyor. “Yoksa toprağa gömülüp, düşecekler.” Kendi motorunu halletmiş, benim tahta desteği soruyor. Uyku sersemi anahtarı veriyorum. O kadar yorgunum ki; “Ağabey anahtar burada, bulursan koy desteği, bulamazsan da gömülsün, çıkartırız sabaha” diyorum. Sağolsun, o yağmurda bulmuş ve koymuş 🙂

Ertuğrul Ortaç

22 Mayıs 2019 / Çarşamba

Sabah pırıl pırıl bir güne uyanıyoruz. Kuş sesleri, kocaman ağaçlar, eski bir traktör, sabah oldu diye kendini paralayan horoz bey, gece boyunca yağmurla kim daha çok ses çıkaracak diye yarışan çılgın nehir, dağların üzerindeki sis, taze kesilmiş odunlar, bizimle tur atan köpecikler. Kısaca enfes.

Bir yandan kahvaltımızı yaparken, öte yandan aklımızda aynı soru “Transalpina geçit verecek mi?”. Köylüler emin olmamakla birlikte yolun kapalı olduğunu söyleseler bile, gidebildiğimiz yere kadar gitmeyi kararlaştırıyoruz. “Buraya kadar gelmişken dönmek olmaz.”

Kahvaltı

Kahvaltı sonrası Cezeta’lı grupla konuşuyor ve kendilerinin gideceğimiz güney – kuzey rotasını, kuzey – güney olarak yaptıklarını, yolun genel olarak temiz olduğunu öğreniyoruz. Bu bilgi içimizi daha da rahatlatıyor doğrusu.

Güney kapalı, kuzey kapalı

Cezeta demişken, hayatımda ilk defa bu kadar tuhaf scooter’lar görüyordum doğrusu. Burun üstü bagajları, garip geometrileri, uzun ve rahat görünen seleleri ve “ben iki zamanlıyım” diye bağıran motor sesleriyle zaman kapsülünden fırlamış gibi duruyorlardı. Yanındaki iki Jawa da cabası. Sanki 1950’lerin sonuna ışınlanmıştık bir anda.

Toplam üç Cezeta ve iki Jawa’dan oluşan beş kişilik Çek gezgin ekip pek konuşkan değildi ne yazık ki. O nedenle uzun uzadıya sohbet etme şansımız olmasa da eve döndükten sonra Cezeta konusunda kısa bir araştırma yapıp, gerçekten var olduklarına ikna olduk 🙂 Ama her halükarda, o kadar küçük motor hacmi, o kadar küçük tekerlekler ve o kadar değişik! yükle Transalpina geçişi yapan bu ekibe saygı duymamak elde değil doğrusu.

Yola koyuluyoruz çok geçmeden. Birkaç kilometre tırmandıktan sonra vadilerde ilk kar ile tanışıyoruz. Dün gece hunharca yağan yağmurun faydası, yolları tertemiz yapmış. Kar sadece yol kıyılarında ve tepelerde kalmış. Bu durumda bize de doğanın, yolun ve gördüğümüz manzaraların keyfini süre süre Transalpina geçişi yapmak düşüyor. Peki rotada neler var? Muhteşem manzaralar, temiz hava, bol bol akarsu, küçük şelaleler ve hepsinden önemlisi de bozulmamış doğa var. İçinden geçtiğimiz masal kasabaları da cabası. Kısaca anlatacak olursak bizim için Alpina geçişi bu demek. Uzun zamandır bu kadar temiz, bu kadar keyifli ve bu kadar mutluluk verici bir yolda sürmemiştik. Üstelik sezon açılmadığı için etrafta bizden başka kimseler de yok. Sanki tüm yollar bize ait. Eşsiz doğa cömertçe tüm güzelliklerini sunuyor. Sakin, naif, bakir, dostça.

Yol öncesi kahvesi

Farketmeden obje olursun bazen

Bol duraklamalı ve fotoğraf molalı yolumuz Sebeş’e kadar devam ediyor. Yer yer yağmur eşlik ediyor bize yine. Varlığını unutturmadığın için teşekkürler sana yağmur 🙂 Nihayetinde, yakıt dolumu, öğle yemeği ve kısa bir şehir turu için Sebeş merkeze giriyoruz, damağımızda geldiğimiz enfes rotanın tadı ve keyiften yüzlerimizde tatlı bir sırıtış eşliğinde. Sebeş, güzel, sakin, çok bakımlı olmasa da temiz kalmaya çalışan mini minnacık bir şehir olduğunu fısıldadı kulaklarımıza, kendisiyle geçirdiğimiz kısacık süre içerisinde. Ve dedi ki, “gelecek sefere daha uzun beklerim.”

Öte yandan, geçmişte Osmanlı ve Roma-Cermen orduları arasında Sebeş’te bir savaş yaşandığını ve Osmanlı’nın galip geldiğini de ekliyor olalım.

Fazla vakit ayıramamış olsak da, Sebeş’i pek beğendik. Belki onun da dediği gibi, yolumuzu tekrar düşürürüz, kim bilir? Ama şimdi önümüzde yeni bir hedef var; birkaç saate sendeyiz Transfăgărăşan…

Özgür Daldaban
24 Ocak 2020