Romanya ve Bulgaristan – VI

Güneşli Plaj

Fermuar*

isim, Fransızca fermoir

Giysi, çanta vb. yerlerde kullanılan, karşılıklı dişler ve bunların üzerinde yürüyen kapatıcıdan oluşan düzenek, cırcır, carcur.

* TDK Sözlük bu şekilde tanımlıyor fermuarı…

İki yakayı bir araya getiren, kimi zaman soğuktan koruyan, kimi zaman fazlalıkları gizleyen, kimi zaman çantaları toplayan, bazen de mahremi örten…

Yağmuru, tozu, böceği, sineği içeri sokmayan, kimi durumlarda da meraklı gözlerden koruyan fermuar.

Çizmede, montta, pantolonda, etekte, çantada, çadırda, anahtarlıkta, cüzdanda…
Her yerde.

Kim bilir kaç kez kurtardı hayatımızı, türlü şekillerde ama hiç hissettirmeden.
Yaşamımızın fark edilmemiş kahramanı.

İnsanlığı, düğme, lastik, çengelli iğne ve cırt cırt (velcro) çetesinin elinde oyuncak olmaktan kurtaran fermuar. Sana ne desek az, nasıl teşekkür etsek yetersiz.

24 Mayıs 2019 / Cuma

Fermuar Sesi (Çadır)

Saat kaçta kampa gelinmiş olursa olsun, çadırlara kaçta girildiğinden bağımsız, isterse hiç uyku uyunmasın, sabahın ilk ışıklarıyla – ki genelde bu saat, sabahın altısı civarına tekabül eder – yaklaşık 180 derecelik bir açıyla yayılmış fermuar rayı boyunca ve gerilmiş çadır brandasının da sağladığı ekstra tok, metal – kumaş karışımı, uzun soluklu melodi ile her kamp yerinde uyanmama vesile olan sesler bütünüdür.

Tam uykunun en güzel yerinde, vücut ve tüm organlar rahatlama, dinlenme, güç kazanma amacıyla derin bir huşu halindeyken, apansız, birden bire, hiçbir uyarı vermeden, bir anda o ses geliverir, çıt çıkmayan, karıncaların bile parmak uçlarında yürüdükleri, gübre böceklerinin ses yapmamak için kıymetli toplarını yuvarlamaktan çekindiği o saatlerde;

Fırrrrrrrtttttttttttt…..

İşte böyledir benim kamp sabahlarım. Her ne kadar etrafına olan saygısından ses yapmadığını ve parmak uçlarında çıktığını düşünse de sevgili Ertuğrul, bilmez ki 186 cm boyunda ve yeterince ebatlı bir insanın sivrisinek edasıyla iki büklüm çadırdan çıkamayacağını.

Bu sabah kararlıyım, uyanmayacağım. Birkaç saniyelik fermuar sesini yok saymayı başarıyorum ve yaşasın ki, tekrar uykudayım. Hoş ben kalkayım desem de vücudum izin mi verecek sanki!

Ne kadar zaman geçti bilmiyorum fermuarı yok sayalı ama duyduğum garip sesle irkiliyorum. Uyandım diyemiyorum, o kadar yüksek bir ses çıktı ki; bildiğin adamın biri bağırıyordu tüm gücüyle;

Labülahoytunaaaaaaa!……….              

Henüz çadırdan çıkamadan bir bağırtı daha yükseldi. Onu tam algılayamadım, nasıl yazacağımı bilemiyorum. Peşi sıra bir gümleme sesi. Çadırın fermuarını açıp, kafamı boşluktan dışarı çıkardım, ne göreyim?

İnşaat!

Burada da mı, pes doğrusu…

Kampımızın hemen yanında, gece karanlığında farkına bile varmadığımız bir inşaat varmış. Sağolsun işçi arkadaşlar da, belki İbrahim Tatlıses gibi inşaatta keşfedilme umuduyla, belki de diyaframlarının gücünü dosta düşmana sergilemek amacıyla var güçleriyle bağırıyorlar. Nasıl diyeyim; Koşuyolu’ndan bağır, Kadıköy’den duyulsun…
Maksat, üst katlardan vicdansızca kamyona atılan tuğla, taş, metal borular gibi inşaat malzemelerinin daha aşağıdaki işçilerin kafasına düşmemesi. 

Sanki ayrı bir gezegendeymiş, etrafta bunlar yaşanmıyormuş gibi deniz kıyısından Ertuğrul’un geldiğini görüyorum. Her zamanki neşesi, yüzünde gülümsemesi ve elinde fotoğraf makinesiyle, “Günaydın Müdür”.

Akşam, el yordamıyla ne kadar havalanacak, kuruyacak kıyafetimiz, malzememiz varsa çamaşır ipi gerip, asmıştık. Yol hali, kâh ıslandık, kâh terledik. Daha gidecek epey yolumuz var, biz teçhizatımıza iyi bakalım ki, onlar da bizi yolda bırakmasın.

Bugün dinlenme, temizlenme ve bakım günü. Madem tüm gün kamptayız, kendimize güzel bir kahvaltı hediye edelim istiyoruz. Kampın restoranı kapalı. Gece gelirken yolda bir iki yer görmüştüm, yürüme mesafesi. Atıştırmak için yürüyelim mi diyorum, olur cevabını alınca ne bulursam üstüme giyerek, yürümeye başlıyorum Ertuğrul’ la. Biraz bacaklarımız açılsın, hem de çevreyi tanıyalım. Mayıs olmasına rağmen, hava kapalı, sabahlar soğuk, tempolu yürüyoruz.

Etrafta tek tük oteller, bolca inşaat, sezon başladığında deniz gereçleri satacak küçük dükkânlar ama henüz kapalılar. Şehir merkezinin biraz dışındayız fakat yakın zamanda buraların da şehre dâhil olacağı çok belli.

Gece gördüğüm dükkânlardan eser yok, süpermarket olduğunu düşündüğüm yer ise kapanmış. Artık spor salonu. Daha fazla yürümek istemiyoruz. Kampa geri dönüyoruz. Hemen kampın girişindeki iki küçük marketten (bence bakkallar ama neyse) ihtiyaçları alıp, güzelce bir kahvaltı yapıyoruz.

Kamp deniz kıyısına çok yakın bir alana kurulmuş. Çadır, karavan ve betonarme bungalovlarda konaklamak mümkün. Tuvaletler ve duşlar temiz. Geniş bir kumsalı ve plajı var. Biz gittiğimizde sezon daha başlamadığından ve hava da kötü olduğundan deniz hakkında yorum yapmam pek doğru olmaz sanırım. Ama yaz aylarında bu kampın ve civarın oldukça kalabalık olduğunu öğrendiğimizi de iletelim.

Gün, temizlenme, dinlenme ve diğer faaliyetlerle hızlıca geçti. İkimizin aklında da sabah erkenden, koli koli çiğ yumurta tükettiklerinden şüphelendiğimiz işçi kardeşlerimiz, konsere başlamadan yola koyulmak.

Sabah ola hayrola…

25 Mayıs 2019 / Cumartesi

Burada alışılagelenin aksine, bildiğimizi yapıyoruz; sayıca az da olsa, kamptaki diğer komşularımızı rahatsız etmemek için, azami dikkat göstererek toplanıyoruz sabahın erken saatinde. Çadırlar paketlenip, motorlar yerleştirildi. Bir de ayaküstü kahveler içildi, artık değmeyin keyfimize. Aynı önceki gece girdiğimiz gibi, nizamiyeye kadar kontak kapalı halde itiyoruz motorları. Akşamdan hesabı kapattığımızdan, alacak – verecek meselemiz de yok. Mahmur gözlerle bize bakan bekçiyle selamlaşıp, çeviriyoruz kontağı. Motorlar çalışınca fark ediyor, açması gerektiğini bariyeri. Afyonu patlamamış daha, ne yapsın gariban…

Bir mutluluk hali geliyor yeniden; sabahın erkeni, havanın pisi, pusu ve çiseleyen yağmuruna inat Köstence’nin. Sağ el ise keyifle çeviriyor, parmaklarının altındaki oynar kolu. Yoldayız işte, yine.

Sakin ve rahat bir sürüş ile Romanya’daki son kilometrelerimizi yapıyoruz. Çok geçmeden önümüzde sınır kapısı görünüyor; Vama Veche. Küçücük bir kapı, solda ve sağda iki bina var. Her iki binada da birer oda. Aslında iki küçük odadan oluşan, büyükçe bir oda desek daha doğru olacak. Öyle ki, bir pencereden Romanya Sınır Polisi’ne verdiğimiz evrakları onaylayıp, hemen yanındaki Bulgar Sınır Polisi’ne uzatıyor, Bulgar Sınır Polisi’ de damgalayarak, diğer camdan bize 🙂 Böylece geçiş tamamlanıyor.

Artık Bulgaristan’dayız.

Oradayken bilmiyorduk ama daha sonra araştırırken öğrendik; Vama Veche Doğu Avrupa’nın Woodstock’u olarak biliniyormuş. Tarihi oldukça eskilere dayanıyor. Geçmiş dönemde, katı bir rejim ve diktatörlükle idare edilen Romanya’da, bu bölge hem sınıra yakınlığı, hem de yerel yöneticisinin “hoşgörülü” tutumu nedeniyle, özgürlükçü düşünceye sahip entelektüel kesimin toplanma noktası olmuş. İlerleyen yıllarda ise, ciddi bir evrim geçirerek, rock ve heavy metal tutkunlarının, yeni nesil çiçek çocuklarının toplanma noktası haline gelmiş. Hatta bir zamanlar çıplaklar plajı da oldukça ünlüymüş. Ek bir bilgi vermek gerekirse, eski dönemde buranın Türkçe adı ise, Yılanlık olarak geçiyormuş. Günümüzde yine özgür! ve şahsına münhasır bir kıyı kasabası olarak hayatına devam ediyor Vama Veche.

Artık eve doğru yaklaşıyoruz ve Free Shop’lara uğramaya başlamanın zamanı geldi diye düşünüyorum. Sınır kapısını birkaç metre geçer geçmez, duruyoruz. Rahmetli Ferhan Şensoy vari bir edayla söyleyecek olursak, ne out ne de let olmayan bir dükkâna giriyorum. Fiyatlar Türkiye ile aynı (2019 yılı), çeşit az. Sadece birkaç çikolata alıp çıkıyorum. Dedim ya; ne out ne de let.

Sabah kararlaştırdığımız üzere, biraz daha devam etmek istiyoruz. Sahilden devam edip, bir kaç saat içinde ülkemizde olabiliriz ama henüz yola doyamadık. Tatlı bir uykunun sonunda beş dakika daha uyumak ister ya insan, işte o misal. Biz de güneye inmek yerine, Varna’ya az kala, batıya doğru çeviriyoruz yönümüzü. Ne olur beş dakika daha… 🙂

Geçtiğimiz yollar daralıyor, daraldıkça da bir o kadar güzelleşiyor. Araç trafiği neredeyse hiç yok. Sadece biz ve etrafımızda hâkim yeşil cümbüş. Doya doya, sindire sindire sindire sürüyoruz. Temiz havayı, trafiksiz yolları ve en güzeli de şehirde duymayı unuttuğumuz, tabiattan sesler korosunun en güzel namelerini. Üstüne bir de ışık enfes, ne yapalım, bol bol fotoğraf çekiyoruz.

Akşama doğru hedeflediğimiz gibi, İdilevo’ ya varıyoruz. İnternetten bulduğumuz, yorumları ve fotoğrafları pek güzel görünen bir kamp alanında kalmak niyetimiz. Tenha gidişin ardından, tam da bizdekileri andıran bir köye çıkıyor yolumuz. Genelde iki katlı, yan yana evler, bahçeler, tarlalar. Kışın soba yandığı belli olan bacalar ve bir önceki gecenin soğuğunda yakılan odunlardan, havada kalan varla yok arası is kokusu…

Yol gösterici cihazımıza bakıyoruz, “az daha ilerleyin” diyor. Köyün içinden geçip, birkaç on metre sonra tabelayı görüyoruz; MotoCamp Bulgaria.

Yine bir hayli sürmüşüz. Yaklaşık on bir saat olmuş Köstence’den çıkalı. İçeri girip, bulduğumuz ilk boşluğa motorları park ediyoruz. Gerçi ne telefon edip “biz geliyoruz” dedik, ne de rezervasyon yaptırdık. Öyle pat diye geldik. Yol hali, burası olmazsa başka yere gideriz nasılsa…

Hemen soyunup, oradaki bir oturağa ilişiyorum. Yorulmuşum. Ertuğrul ise daha dirençli görünüyor. Ama bir yandan da yüzünde yarı tanıdık bir ifade var. Bir türlü çıkartamıyorum. İki satır soluklandıktan sonra hafızam tazeleniyor. Ve buluyorum; “Hancı! Bana yemek, kurda et, atıma da ot getir” …

Ayrıntıya dikkat ; BMW Parking Only!
Üç GS’in arasında bir Ténéré 🙂

Çok geçmeden yanımıza sakallı, zayıfça ve güler yüzlü biri yanaşıyor. Kısa bir hoş beş faslının ardından, niyetimizi söylüyoruz; “bir gece kalacağız ve yere ihtiyacımız var”. “Ama ne yazık ki bütün odalarımız dolu” diye cevaplıyor daha sonra adının Ivo olduğunu öğreneceğimiz ev sahibimiz. Üçümüzün de yüzü asılıyor. Mahcubiyet dolu bir ifadeyle “keşke” diyor Ivo, “gelmeden haber verseydiniz. Bu hafta sonu tüm yerlerimiz dolu”. O bizi geri çevirmek zorunda kalmasının yükünden mutsuz, biz yeniden kalacak yer arama zahmetinden.

O sırada şeker yüzlü bir kızcağız sokuluyor aramıza ve diyor ki, “çadır yok mu yanınızda?”

Sanki hep otellerde, bungalovlarda kalıyormuş gibi, belki yorgunluktan, belki şaşkınlıktan üçümüzün de aklına gelmeyeni Polly söyleyiveriyor bir anda. Hemen çadır alanına bakmaya gidiyoruz ki, gördüğümüz manzara harikulade. Odalar boş bile olsa, burada çadır kurmak isterdik doğrusu. Hemen motorları çadır alanına doğru taşıyıp, kuruluma başlıyoruz. Bir yandan da bir birimize bakıp sırıtıyoruz; az önce gitmek üzereyken, şimdi kamp yapacağımız en güzel yerlerden birindeyiz. Üstelik bizden başka çadır da yok.

Orası mı, burası mı derken, bir çırpıda kuruyoruz minik evlerimizi. Polly de o esnada bize yiyecek bir şeyler hazırlamış sağolsun. Hemen masayı kuruyor ve uzun süren günün sonuna doğru, enfes bir yer bulmuş olmaktan olsa gerek, yediklerimiz bir başka lezzetli geliyor. Ev sahiplerimizin güler yüzünü ve tatlı sohbetini de unutmayalım elbette.

Akşam kamp ateşinin etrafında insanlar buluşuyor. Herkes motorcu olunca da haliyle konu motosiklet ve yol üstüne. Hava soğuk ama ateşin maddi, insanın manevi sıcaklığı içimizi ısıtıyor. Közde pişen patates ve ona eşlik eden içeceklerin tadı geceyi sabaha bağlıyor.

Günün rotası

26 Mayıs 2019 / Pazar

Karşı yamaçtan gelen, tonunu tam kestiremesem de detone olmadığını rahatlıkla söyleyebileceğim mööööö sesi ve etrafımızdaki ağaçlarda yuvalanmış, kendileri el kadar ama çığlıkları dünyayı dolduran sevimli kuş ailesinin çağrısı eşliğinde gözlerimi açıyorum yeni güne. Bir süre çıkmıyorum çadırdan, sessizliği, daha doğrusu doğanın sesini dinliyorum. Hem inek de sustu, sahne kuş ve böceklerin.

Yemyeşil bir çayırın ortasında, biraz bodur ama kolları yeterli gölge sağlayacak kadar açık ağaçların altındayız. Sabah çiği yağmış. Islak ve mis kokulu.

Kampı keşfediyoruz;

İster odalarda, isterse bizim gibi çadırda konaklamak mümkün. Kahvaltı ve yemek de var. Polly elleriyle yaptığı birbirinden leziz yemekleri sunuyor. İsterseniz siz de ona yardım edebilirsiniz elbette. Motorcuların ihtiyacı olan her türlü hizmeti veriyorlar. Rehberlikten, yağ değişimine, belli başlı tamirat işlerinden, kapsamlı bakıma, ellerinde ne imkân varsa, seve seve.

Garajlarında neredeyse her türden motor ve gerekli alet edevat var. Ivo’ nun geçmişini çok konuşamasak da, Polly yıllardır motora binen, dünyanın birçok yerinde bulunmuş bir gezgin. Şimdi birlikte burayı işletiyorlar. Çok iyi de yapıyorlar bence. İtiraf edeyim ki, şu ana kadar gördüğüm en yardımsever ve güler yüzlü kamp işletmecileri. Yorumlarda okumuştuk ama bu kadarını beklemiyorduk doğrusu.  

Yeri gelmişken web linkini de vereyim; http://motosapiens.org/motocamp/Info

Acele etmeden kahvaltımı yapıyorum. Ertuğrul çoktan yedi ve eline fotoğraf makinesini aldığı gibi çekime başladı. Her zaman olduğu gibi, kolay kolay göremeyeceğimiz ne varsa yakalıyor, fotoğraflıyor. Işığı kullanmak ve detayları yakalamak bir yetenek işi. Ve ellerine sağlık, O bunu hakkıyla yapıyor.

Öte yandan ben de Polly ile laflıyorum. Bugünün rotasını anlatıyorum, öneriler yapıyor. Mutlaka görmemiz gereken yerleri anlatıyor, yetinmiyor harita üzerinde de işaretliyor.

Artık yola koyulma vakti. Pek aceleci davranmadan toparlanıyoruz. Polly ve Ivo’ya ev sahiplikleri, güler yüzleri için teşekkür ediyoruz. Kapıya kadar yolcu ediyorlar. Hatta günü anısına Ivo bir de video ve fotoğraf çekimi yapıyor. Arkamızdan su da dökerler mi diye geçiriyorum içimden. Yüzümüzde tebessüm, düşüyoruz yine yola.

Özgür, Polly, Ivo
Ivo, Ertuğrul, Polly

Artık dağlar tepeler yeter, şimdi sahile inelim ve mümkünse deniz sezonunu açalım istiyorum. Ertuğrul pek taraftar olmasa da, gezinin planlarını yaparken söylemiştim; “mutlaka deniz de olsun içinde”. Hem Burgas’ı ve Sunny Beach’i de çok merak ediyordum. Uzun zamandır gitmek isteyip, bir türlü denk getirememiştik ne de olsa.

Booking.com üzerinden üç tane otel buluyorum, sahilde ve yıldızı / puanı yüksek, bütçe yormayacak cinsten. Belli ki rezervasyon yapmaya da gerek yok. Nerdeyse tüm otellerde yer var. Artık Sunny Beach’e doğru sürüyoruz. Ama önce, planlarımız arasında olan Şipka Geçidi’ne gidiyoruz. Manzaramız yine harika. Etrafımız ağaçlar ve yeşil bitki örtüsüyle sarılı. Bir o yana bir bu yana kıvrıla kıvrıla tırmanıyoruz. Aniden ikimizin de dikkati aynı yöne kayıyor. Bir at, kahverengi, genç ve enerji dolu. Doludizgin koşuyor, mutlu mu mutlu. Duruyoruz, izlemeye koyuluyoruz. Seyredilmenin verdiği coşku ve heyecanla daha da hızlanıyor atımız, bir tepeye, bir aşağıya deli danalar gibi koşuyor, bol bol poz veriyor kameramıza.

Kamptan çıktıktan yaklaşık iki saat sonra zirveye varıyoruz. Zirve dediğim, Şipka’nın tam tepe noktası. Restoranlar, kafeler ve diğer tesislerin bulunduğu bir alan. Aynı zamanda Polly’nin mutlak gidip, görün dediği Buzludza (Buzluca)‘ya da buradan gidiliyor. Buzluca Tepesi’nin zirvesi, Buzluca Anıtı nedeniyle Bulgaristan tarihi için öneme sahip bir yer. Bulgaristan’da komünizmin temellerinin ilk atıldığı yer olması nedeniyle, dönemin hükümeti bir anıt inşa ediyor. Devasa büyüklükte ve uzaktan bir ufoyu andıran bu anıt 1981 yılında açılıyor. Ancak devrin değişmesi ve demir perdenin yıkılmasıyla önemini kaybediyor ve kaderine terk ediliyor.

Daha detaylı bilgi için; https://tr.wikipedia.org/wiki/Buzluca_(Doruk)

Öte yandan hemen Şipka Zirvesi’nde bir anıt daha var;

Osmanlı – Rus Savaşı sırasında Şipka Geçidi’nde çok şiddetli çatışmalar yaşanır. https://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9E%C4%B1pka_Ge%C3%A7idi_Muharebeleri

1877 – 1878 arasında tam dört taarruz yapılır. Ve bu taarruzlar sonucunda Osmanlı Ordu’su yenilir. 1934 yılında Bulgarlar, zaferlerinin anısına Şipka Anıtı’nı dikerler.

Bu vesileyle, vakti zamanında bu topraklarda vatan savunmasında can vermiş tüm şehitlerimize rahmet diliyor ve anıları önünde saygıyla eğiliyoruz. 

Bir restorana giriyoruz. Spesiyali köfte ve ayran olan, teyzelerin işlettiği bir yer burası. Biraz iletişimde zorluk yaşasak da nihayetinde siparişlerimizi veriyor ve güzelce karnımızı doyuruyoruz. Peşi sıra Buzluca Anıtı’na (yine benim ısrarımla) gitmek için yola koyuluyoruz. Yol o kadar bozuk, o kadar delik deşik ki, çok fazla hırpalanmak istemiyoruz. İnterkomdan gelen mız mız, hır hır, vır vır seslerinin de etkisiyle geri dönmeyi kabul ediyorum. Sunny Beach’e gidiyoruz ya, her türlü arıza beklenir artık bizimkinden 🙂 …

İnişe geçiyoruz. Çıktığımız rota kadar olmasa da, güzel sayılabilecek bir manzara. Belli ki gezimizin en eğlenceli bölümlerinden birindeyiz. Bolca racing makine, kızlı erkekli, yolculu, yolcusuz iniş yapıyorlar buradan aşağı. Haritadan da görmüştük, kısa ama zevkli bir iniş belli ki. Önde ben, arkada Ertuğrul. Benim motorum “enduro” olmasına rağmen, fabrika çıkışlı alçaltılmış süspansiyonu ve tamamıyla asfalt lastikleriyle daha çok bir yol motoru gibi. Ertuğrul’un Ténéré’si ise, ABS siz olduğundan normal 660’dan daha yüksek, nispeten dişli lastikleriyle de bildiğin enduro. Üstelik ben “viraj yapmak”, o ise aheste inip, fotoğraf çekmek derdinde. İkimiz de istediğimiz gibi sürüyoruz, etabın sonunda buluşuncaya dek.

Yolun geri kalanı sıkıcı. “Normal” yollardan devam ediyor ve önce Burgas ardından da Sunny Beach’e varıyoruz. Kuşadası’nın eski hallerini anımsatıyor bana, devam ettikçe Alanya’ya doğru eviriliyor manzaralar. Çok geçmeden Booking’den bulduğum ilk otele gidiyoruz. Öyle bir fiyat söylüyorlar ki, sitedekiyle alakası yok. Kızıyor ve çıkıyorum. Bir sonraki otel ondan beter. Son otele gidiyoruz. Burası “kalınabilir” durumda. Ama Sunny Beach’e gelmeden önce aldığımız yegâne tavsiye, motorlarınızı mutlaka kapalı garajda tutun olmuştu. Bu otelin de kapalı garajı yok. Yan dükkânda bir yer ayarladılar fakat kapı o kadar dar ki, motorların girmesi mümkün değil. Pes ediyoruz. Sunny Beach bu sefer bizi kabul etmeyecek anlaşılan. Üstelik geldiğimizden beri interkomdaki mırıltı da devam ediyor bir yandan; çok kalabalık, güvensiz, kötü, popüler, sevmedim, vesaire, vesaire…

Bir hışımla çıkıyoruz, bize pek de güneşli gelmeyen Sunny Beach’den. Yine internetten, acilen bulduğumuz kampinge doğru. Yorulduk, hava kararıyor. Yol gidiş – geliş, karşıdan Pazar akşamı dönüş trafiği akıyor. Hatalı sollamalar, sabırsız sürücüler, asaplar bozuk.

Neredeyse Şipka’dan daha virajlı bir yoldan, geliyoruz nihayet kamp alanına ama o da ne; kimseler yok. Kampın iki kanatlı, tel örgülü kapısını açıp, giriyoruz içeri. Lüks bir iki karavan görünüyor, hiç çadır yok. Bir de beton ve prefabrik evler kamp alanında.  Hemen girişte marketimsi bir yapı var. “İyi, buradan bir şeyler alır, yeriz” diyoruz. Ama kapı duvar. En son geçen yıl açılmış muhtemelen, camdaki dondurma afişleri bile solmuş.

Motorların üzerinde birkaç dakika bekliyoruz, hem yorgunluktan, hem de biri gelir belki ümidinden. Boşa çıkmıyor bekleyişimiz ve yanımıza bir kişi yaklaşıyor. Kampın bekçisiymiş. Eşi ve çocuklarıyla burada kalıyormuş. Bize de rahat edebileceğimiz bir yer gösterecekmiş.

Gece karanlığı çökmeden çadırlarımızı kurup, derin bir oh çekiyoruz. Peşi sıra hemen sahile koşuyoruz. Yaklaşık elli metre mesafede, dik bir yokuştan iniliyor sahile. Bakımsız ama sarı kumlu ve oldukça geniş bir kıyıdayız.

Tekrar çadırlarımızın olduğu yere dönüyoruz. Bekçi ile konuşuyoruz ve doymak için yakındaki kasabadan başka bir alternatifimizin olmadığını öğreniyoruz. Biraz soluklanıp, tekrar yola çıkıyoruz. Etraf değişiyor, çevre değişiyor, güzelleşiyor. Sunny Beach’in o karmaşık, kakafonik havası yerine, eski sahil kasabaları gibi bir yere ışınlanıyoruz bir anda; Obzor.

Zaman durmuş, insanlar neşeli ve azla mutlu, denizden çıkılmış, ailecek bir şeyler yenmiş, şimdi çay bahçesi, bira bahçesi gibi yerlerde bir arada eğleniliyor. Kısa bir tur atıp, çok geç olmadan yemek için gözümüze kestirdiğimiz şirin restorana oturuyoruz. İşletmeci ve aynı zamanda garson olan teyze mesafeli, hatta biraz soğuk. Toplam on masa var yok mekânda. Bizimle birlikte dolu masa sayısı üç. İnsanlar yemiş ve gitmişler. Biraz sohbet edip, aradaki buzları erittikten sonra gayet güzel anlaşıyoruz. Üstelik yemekler de lezzetli. Gecenin devamı ve sabah için marketten alacaklarımız var. Soruyoruz teyzemize, diyor ki; “karşıdaki marketten hepsini alabilirsiniz ama acele etmeniz lazım, on dakikaya kapanacak”. Hemen uçuyoruz markete, çölde vaha misali, ne lazımsa ve ne lazım değilse alıyoruz. Benim arka çanta müsait, tepeleme dolduruyoruz.

Market alışverişi sonrası, kasabanın sokaklarında bir süre turluyoruz. İkimizi de geçmişe götürüyor Obzor. Eski güzel, saf, temiz ve insan olmanın temel erdem sayıldığı o günlere. Meğer ne kadar hasret kalmışız, huzurla, neşeyle, güvenle bir arada olan insanlara, insanlığa…       

Kampa geri geldiğimizde çoktan hava kararmıştı. Hemen çadırlarımızın yanındaki masaya kuruluyoruz. İçeceklerimiz, yanında canımızın çektiği bilumum abur cubur, meyve, atıştırmalık. Konuşuyoruz, havadan, sudan, şuradan, buradan, bilhassa Obzor’dan. Yaktın yüreğimizi be Obzor !…

Günün rotası

27 Mayıs 2019 / Pazartesi

Sabah erken kalkıyoruz. Güzelce bir kahvaltı ve sonrasında yola koyulma vakti. Fakat bir dakika, bir eksiğimiz var; deniz. “Denize girecektim” diyorum Ertuğrul’a. Bana bakıyor, hem de ne bakış. Ama kararlıyım. Önce inanmıyor, “bu havada mı” diye soruyor. “Evet” diyorum, “eğer kısmetse”.

Pırıl pırıl bir gökyüzü, enfes bir kumsal, bir o kadar da gel gel diye çağıran deniz, girmeyelim de günaha mı girelim?
Hava muhtemelen 15 – 16 derece, ama davet o kadar iştah açıcı ki, dayanmak mümkün değil. Giriyorum; ohhh harika. Su en fazla 15 derece, üşümek bir yana, kulaç attıkça atasım geliyor. Ertuğrul diyordu ki; “gir bakalım, Karadeniz nükleer çöplük oldu, yeşil yeşil çıkarsın artık”. Doğrusu ben de ondan çok farklı düşünmüyordum, ta ki girene kadar. Bu kadar mı güzel bir su olur, bu kadar mı temiz, dinlendirici, berrak. Sanki Karadeniz değil de Ege’nin en bakir koylarında yüzüyorum.

Bir süre sonra baktım Ertuğrul da suda. Dedi ki; “seni bir kenara koyuyorum ama bu kadar yunus yanılmış olamaz, belli ki tertemiz buralar”. Gerçekten de biraz açığımızda yunus sürüsü, hem eğleniyor, hem avlanıyor.

Duş alıp, toparlanma ve bekçi ile şirin ailesine el sallama sonrası yola koyuluyoruz. Bugün memlekete doğru gidiyoruz. Birkaç saatlik sürüşün ardından Bulgaristan’dan çıkmak üzere Tırnovacık Sınır Kapısı’ndayız. Nedense burada, diğer kapıların hiç birinde görmediğimiz bir muamele görüyoruz. O kadar ki, bir de çantalarımızı tek tek aramak istiyorlar. Açıyoruz, anlatıyoruz; “kendi eşyalarımız zaten zor sığıyor, ne götürebiliriz ki!” İnat ediyor memur, ıncık cıncık bakıyor ve tabii bir şey bulamayıp yolluyor.

Çok dert etmeden güzel bir yoldan bizim kapıya, Dereköy’e ulaşıyoruz. Aramızda konuşmalar; “memleket yahu, memleket gibisi var mı, taşı toprağı ayrı güzel…” Sanki yıllardır ülke dışındayız.

Bizim kapı Bulgar kapısına rahmet okuttu resmen. Detaylara girmeyeceğim ama özetle; Allah bürokrasimizi ıslah eylesin, Amin!

Giriş mücadelesinden zaferle ayrılıyoruz ve nihayet ülkemizdeyiz. Kendi yollarımızda sürüyoruz. Mutlu ve bir o kadar da keyifliyiz. Aniden, geniş mi geniş, boş mu boş yolda bir araba bizim şeride geçmiş ve hızla üzerimize geliyor. Kornalar, uyarılar, bağırış, çağırış derken son anda direksiyonu kırıp, kendi şeridine geri dönüyor. Derin bir nefes alıyoruz. Dört amca bir arabada, sohbet, muhabbet gidiyorlar. Yola kim baksın, niye baksın!

Kırklareli merkezde bir yakıt molası veriyoruz. Artık ülkedeyiz, evlere, sevdiklerimize haber veriyoruz. Şimdi İstanbul’a varma zamanı. Ancak yine bildik rotadan gitmeyeceğiz. Madem yoldayız, sonuna kadar hakkını verelim. Hep merak ettiğimiz fakat bir türlü geçme imkânı bulamadığımız bir yoldan ilerleyeceğiz.

Bolca hoplamalı, zaman zaman oldukça bozuk yollardan geçerek Vize’ye ulaşıyoruz. Vize’nin merkez caddesinde sağa çekip, rota kritiği yaparken karşı yönden polis aracı geliyor. Yanımıza yaklaşıp; “geliyorum, bekleyin” diyor ve hızla geçip, gidiyor. “Hayırdır inşallah” diyoruz ve bekliyoruz. Üç dakika, beş dakika, on dakika gelen yok. Motor üstünde, ekipmanlarla ve terli bekletilmek canımı sıkıyor. Çalıştırıyorum motoru, gazlıyorum hedefimize doğru. Ertuğrul’da peşimden. Yaklaşık sekiz – on kilometre gittikten sonra, Ertuğrul sesleniyor interkomdan; “polis peşimizde, siren çala çala, tam gaz geliyor”.

Hoppala, bir bu eksikti!

Bir an filmlerdeki gibi gaza abanayım, kovalamaca olsun, aksiyon yaşansın diye düşünüyorum ama gerçek hayatta olduğumuzu hatırlayıp yavaşlıyorum. Polis önümüze geçiyor ve hep birlikte duruyoruz. İki memur iniyor araçtan, biri bana, biri Ertuğrul’a. Merakla bekliyoruz, neler olacak?

Karşılıklı sorular; “neden beklemediniz”, “biz bekledik o kadar, siz neden gelmediniz”
Sonuçta mesele anlaşılıyor. İkisi de genç, kibar memurlar. Bizden sonra acil bir olay olmuş, apar topar oraya gitmişler. Bizi de kota doldurmak için yakalamaya çalışmışlar. “Buralardan yılda bir motor geçiyor, çevirme kotasını doldurmak için siz çok uygundunuz, heyecana yol açtıysak kusura bakmayın”.

İyi niyet olunca akan sular duruyor. Biraz lafladıktan sonra biz yolumuza, onlar da görev bölgelerine geri dönüyorlar.

Uzun ve ince yollardan önce Saray’a, peşinden de Çerkezköy’e varıyoruz. Çerkezköy’de bir petrol istasyonunda mola verip, bir süre oyalanıyoruz. Aylardan Ramazan. Yapılabilecek en büyük çılgınlık, iftara az bir süre kala trafikte olmak. İşte tam da bu nedenden ve canımızı yolda bulmadığımızdan iftar saatini bekliyoruz. Sonra tekrar yoldayız. İftar ve sonrası sakinliği içinde Silivri üzerinden evlere ulaşıp, bir geziyi daha sağ salim tamamlıyoruz.

Altıncı etabın rotası

Toplamda sekiz gün, iki yabancı ülke ve 2.965 kilometre yol yapmışız. Tüm bu süre boyunca benimle yolda olmaya katlanan değerli dostum Ertuğrul Ortaç’a, bu yolculuk için destek olup, evdeki tüm yükü üstlenen sevgili eşime ve emeği geçen tüm arkadaşlara teşekkürü borç biliyorum.

Yeni maceralarda görüşmek üzere. Yolda kalın, sağlıklı kalın.

Özgür DALDABAN
3 Kasım 2021

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: