Yolda On Gün – II (Semadirek)

Bölüm 7 / Ahirette iman, dünyada mekân:

Feribota bindik. Gideceğimiz mesafe 27 deniz mili, bu da mevcut şatlarda iki saat yol demek. Deniz çalkantılı, açığa çıktıkça daha da çalkantılı olacağı kesin. O nedenle motorları bağlamak gerekiyor. Gemideki görevlilerle birlikte motorlarımızı gemi duvarındaki kancalara sicimlerle sabitliyoruz.

İçerisi tam bir panayır yeri; biz sabitleme yaparken dibimizden, hatta nedeyse sıfır mesafemizden tırlar giriyor gemiye, üstelik geri geri. Çünkü gemide tek kapak var ve mecburen biniş yönünün tersine inmek gerekiyor. Bir yandan da manevra alanında, üst kattaki koltuklarda güzel yerleri kapmak için bir birleriyle kıyasıya yarışan yolcular, yassı kasalarında sebze meyve ve adanın tüm ihtiyaçlarını taşıyan kamyonetler, yumurta sepetleri ile silme istiflenmiş küçücük motosikletler var. Uzun lafın kısası, tepesinde tavuklar bağlı köy otobüsünün denizdeki halinde gibiyiz.

Feribotumuz yükünü alıp ağır ağır limandan çıkarken, biz de başlıyoruz adaya dair varsayımlarda bulunmaya. Küçük çaplı bir araştırma yaptığımda adada iki adet kamping olduğu, birinin özel, diğerinin ise belediyeye ait olduğunu öğrenmiştim. Planımıza göre her iki kampı da görüp, en çok hangisini beğenirsek onda kalacağız. Bir an önce çadırlarımızı kurup denize girmek istiyoruz. Zira sıcaktan ve koşuşturmaktan oldukça yorulmuş durumdayız.

İki saatlik bir yolculuğun ardından feribotumuz limana giriyor. Neredeyse gözü kapalı halde yapılan yanaşma ve bağlama manevrasının peşi sıra kapak açılıyor. Ve artık adadayız.

Limanda navigasyonu açıp kampingleri bulmaya çalışıyoruz ama navigasyon pek çalışmak istemiyor. Çünkü adada telefon şebekesi oldukça zayıf, hatta yer yer şebeke yok. GPS üzerinden kontrol ediyoruz, onda da konumlar bulunamıyor. Elektronik cihazlarla boğuşmak yerine, en eski yöntemi deniyoruz; restoranlardan birinde çalışan ablaya adres soruyoruz. Bildiği kadarıyla tarif ediyor. Biz de yola koyuluyoruz. Sonradan anlayacağız ki, zaten ada o kadar da karmaşık değil. Hepi topu birkaç tane yol var.

Ertuğrul önde ben arkada kampinge doğru ilerliyoruz. Bir yandan da meraklı gözlerle adayı inceliyoruz. Biraz esinti var, deniz de çok keyifli değil. Thassos faciasından sonra güzel bir adaya gelmiş olmayı umuyordum ama ilk izlenimlerim pek de umut verici görünmüyor. Bir süre ilerledikten sonra nihayet ilk kamp alanının levhasını gördük ve içeri girdik. Ancak şaka gibi.

Kamp alanından ziyade Küçüksu Çayırı’nın İkinci Köprü inşaatı için talan edildikten sonra kalan hali karşımızda adeta. Ne bir tuvalet, ne de bir tesis var. Sadece deniz kıyısında dalgaların getirdiği bir ağaç kütüğü ve kaçıncı el oldukları bile unutulmuş birkaç tane kurulu çadır. Öyle bir mekân ki burası, hippi adası dedik ama marihuana tarlasının tamamını içse bile insan, burada konaklayacak kafayı yapmak imkânsız neredeyse. Sahile kadar yürüdük, dalgaların getirdiği ve kampta bulunan en hijyenik nesne olan kütüğün üstüne oturup, bir süre boş boş denizi seyrettik. Bu kadar yol geldikten sonra kamping olarak bildiğimiz yerin “toplama kampı” şartlarında olduğunu görmek epeyi sarstı bizi. Kısa bir şaşkınlığın ardından hızla tekrar yola koyulup, diğer kampa doğru ilerlemeye karar verdik. Ne de olsa bu özel işletme kampıydı. Muhtemelen belediyeye ait olan, gitmekte olduğumuz kamp çok daha düzgün, en azından kalınabilir olmalıydı.
Bir süre sonra diğer kamp olduğunu tahmin ettiğimiz yere ulaştık. Burası bir öncekine göre daha düzenli, intizamlı yapılmış, içinde tuvaletleri, karavanlar ve çadırlar için ayrılmış yerlerin bulunduğu son derece planlı bir alan–mış. Mış diyorum, çünkü bu saydıklarım sanırım yirmi yıl kadar öncesinde kalmış. Nasıl bir yer olduğunu şöyle tarif edeyim; vakti zamanında tek kanallı TRT yıllarında, Uğur Dündar’ın baskına gittiği yetimhaneler, kimsesiz çocuklar yurdu ya da akıl hastaneleri gibi yerleri hatırlayın. Hani tuvaletleri pislik içinde, suyu akmayan, bakımsızlıktan ve ilgisizlikten insanı dehşete düşüren yerler. İşte oraları beşle çarpın. Şimdi tam burayı tariflemiş olursunuz. Terk edilmiş, sadece evsiz birkaç kişinin yaşadığı mekân haline gelmiş bir yerden bahsediyorum.

Fiili olarak sokakta kalmış durumdaydık. Hava yavaş yavaş kararmaya başlamıştı ve işin kötüsü etrafta başımızı sokabileceğimiz hiçbir yer yoktu. Son çare telefonu açtım ve Booking.com üzerinden adada otel / pansiyon ya da ne bulursak aramaya başladım. Gel gör ki, bu kadar yorgunluk ve hayal kırıklığının üzerine telefonumda şebeke yok. Çıldırmak işten bile değil.

Tekrar yola çıktık. Telefonun çektiği ve internete girilebilecek bir yer bulana kadar ilerliyoruz. Çok şükür kısa bir süre sonra internetimiz oldu. Hemen yüksek puanlı / çokça tavsiye edilmiş bir otelde rezervasyon yaptırdık. Sonunda bu geceyi sokakta geçirmeyecektik ne de olsa. Adresi navigasyona girip, tam gaz otele doğru sürmeye başladık. Yirmi dakikalık bir yolculuk sonrası navigasyonun bizi götürdüğü yer, toprak, çakıl karışımı bir mahalle arası yolun sonunda, iki katlı bir evin arka bahçesi oldu. Üstelik hava da karardı ve burada sokak lambası yok. Bir de etrafta toraman boy köpekler var ve hiç de iyi niyetli havlamıyorlar. Çaresiz tekrar limana iniyoruz, yerel halka / esnafa adres soruyoruz. Her defasında ayrı bir yere yönlendiriliyoruz. Üstelik otelin adını ve adresini gayet Kiril alfabesi şeklinde telefondan gösteriyoruz ama nafile. Özetle, hap kadar ada merkezinde tüm beton, toprak, çakıl, deli gibi eğimli, tarladan hallice ne kadar yer varsa girip çıkıyoruz. Artık pes etmek üzereyiz ve gerginlikten önümüzü görecek halimiz kalmamış. İkimizden de dumanlar çıkıyor. En sonunda bir amca bize doğru yolu gösterdi. Hemen otele gittik ve motorlarımızı park ettik. Artık bir an önce duş almak ve ayaklarımızı uzatıp yatmak istiyoruz. Biz istiyoruz da çilemiz henüz bitmemiş; otelde kimseler yok. Defalarca zili çalıyoruz, telefonla arıyoruz ama kapı duvar. Resmen otelde kimse yok. Üstelik rezervasyonumuz teyit edildiği ve ödeme kredi kartından peşin alındığı halde. Tarifi imkânsız bir sinir halindeyiz, hışımla ve yakası açılmamış türden küfürler eşliğinde motorlarımıza binip tekrar limana dönüyoruz.

Artık tek bir adım atacak halimiz yok. Bir restorana oturuyor, daha doğrusu sandalyeye yığılıyor ve iki soğuk bira söylüyoruz. Bu arada elimde telefon, bir sonraki otele rezervasyon yapıyorum. Üstelik çok yakınımızda ve ulaşımı da çok kolay. Biraz soluklanıp, tansiyonumuz yerine gelip, sinir seviyemiz normale yakın hale gelince tekrar yola koyulup, bir buçuk dakika içinde otele varıyoruz. Hemen motorları park edip, çantalarımızı yanımıza alıp odamıza yerleşiyoruz.

Hele şükür…

Bölüm 8 / Sen gelme ne olur! :

Yan yatakta yatan Ertuğrul’un gök gürültüsünü kıskandıran horlama seslerini saymazsak, oldukça deliksiz bir uyku sonrası pırıl pırıl güneşli bir sabaha uyandığımı söyleyebilirim. Otelimiz tam da denizin kıyısında, balkonumuzda muhteşem bir manzara. Cıvıl cıvıl kuşlar şarkılarını söylüyorlar. Erken kalkıp, adayı keşfetme günü bugün. Güzel bir uykunun üzerine güzel bir kahvaltı yapıyoruz, deniz manzarası ve kuş sesleri eşliğinde. İşte şimdi bambaşka bir adada gibiyiz.

Motorlarımıza biniyoruz fakat bu sefer biraz daha hafifiz. Hem çantalarımızı otelde bırakmanın rahatlığı, hem de adada motor pantolonu yerine şort giymenin ferahlığı ve ayaklarda sandaletlerin verdiği tazelik hissi. Adada trafik yok, biz de mantıksız hareketler yapmadığımız sürece oldukça güvendeyiz bu kıyafetlerle bile. Biraz da tatilde olduğumuzu anlayalım artık. Ferah ferah, püfür püfür ada keşfi başlıyor.

İlk etap, dün geçtiğimiz kamp yollarından Therma. Termal kaynakların bolca bulunduğu ve adanın geri kalanında olduğu gibi ağaçlarla iç içe bir yer burası. Yine son derece küçük fakat sevimli bir yer. Bir de şirin mi şirin kafesi var tahta masalı ve tahta sandalyeli. Oturup bir şeyler içiyoruz. Maksat güzel havanın, huzurun ve bizim gibi insanların arasında olmanın tadını çıkartmak. Burada zaman çok yavaş akıyor. Kimsenin acelesi yok, kimsenin kimseyi bunalttığı yok. Herkes huzur peşinde, herkes sükûnetin hazzında, herkes kendi hücrelerini yeniliyor bilerek ya da hiç farkında olmadan. Özetle damarlarımızdan huzur aktığını hissettik. Üstelik benim için bir güzel yanı daha var buraların; telefon çekmiyor. İstesem bile işe dair sorunlardan anlık haberdar olamamak paha biçilemez doğrusu. Daha da mutluyum, yalan yok 🙂

Therma’nın ardından yakınımızdaki şelaleyi görmek ve şelale göletlerinde yüzmek istiyoruz. Hedefimiz Fonias. Fonias’a geldiğimizde park etmiş tek tük aracın yanına, gölge bir alana motorlarımızı çekiyoruz. Sonrası tırmanış. Hem de epeyi bir tırmanış. Yanımızdan usul usul akan derenin tersi yönde patika yoldaki izleri ve taşların üzerindeki işaretleri takip ederek tırmanmaya devam ediyoruz. Uzunca bir yürüyüşün ardından ilk şelale görünüyor. Şelalenin oluşturduğu gölette yüzen anadan üryan bir çift var. Bu adada çıplaklık en doğal hak. Halka açık alanlarda olmasa bile, dağda, bayırda, denizde, şelalede insanlar giyinme ya da giyinmeme özgürlüğüne sahipler. Alan çok küçük, etrafta gölete girmeyi bekleyen insanlar var. Sıra beklemek yerine bir yukarıdaki şelale ve gölete gitmeye karar veriyoruz. Özetle yeniden tırmanıyoruz. Daha dik ama daha kısa bir parkur sonrası yukarıdaki ikinci şelaleye ulaşıyor ve o hararetin verdiği coşkuyla suya dalıyoruz; tahmin ettiğimiz gibi, su buz. Otuz iki dişe keman çaldırıyor adeta. Ama enfes.

Tatlı suda yüzmeye çalışmak, şelalenin altına girip, birkaç metre yüksekten tepene suların düşmesini hissetmek ve kurbağalarla suda yarışmak çok eğlenceliydi.

Şelaleye in, çık, yüz, koş derken epeyi bir acıktık. Yemek için tekrar adanın merkezine dönüyoruz. Limanda az sayıdaki restoranlardan birine oturup, yemeklerimizi söylüyoruz. Güzelce karnımızı doyurup, bir süre istirahat ediyoruz. İşte tatil budur…

Karnımız doyduktan sonra adayı tam tur gezmek istiyoruz. Tekrar yoldayız. Bu sefer Therma’ya sapmayıp, yolun sonuna kadar devam etmek istiyoruz. Yol boyu bir tarafımız deniz, diğer tarafımız yeşilliklerle örülü. Harika bir manzara ve harika bir havada sürüyoruz. Çok keyifliyiz ikimiz de. Uzun süredir böyle yol almamışız. Adanın bu yönüne doğru yaptığımız yolculuk karayolunun sonlanmasına paralel bitmek zorunda kalıyor. Ama yolun bittiği noktada bizi bir sürpriz karşılıyor; Gökçeada. Sisler puslar arasında tam karşımızda Gökçeada beliriyor. Hem çok yakınız hem çok uzak. Güzel bir duygu memleketin bir parçasını sisler puslar arasından da olsa görmek. Sevgiler yolluyoruz, el sallıyoruz memleketimize ve bu sefer saat yönünün tersine, adanın diğer ucuna yolculuğumuz başlıyor.

Bu tarafta da keşfedilecek güzel yerler var. Kimi zaman küçük balıkçı köylerinden, kimi zaman bağ, bahçe ve tarlaların aralarından geçiyoruz. Bol bol fotoğraf çekip, güzel havanın ve hayatın tadını çıkartmaya çalışıyoruz. Tertemiz ve mis kokan havayla ciğerlerimizin bayram etmesini sağlıyoruz. Plansız, programsız, zamansız ve kafamız nereye eserse gidiyoruz. Adanın sahibi gibiyiz. Dolaşa dolaşa en sonunda bu sefer diğer uçtan Gökçeada’yı gören bir sahile çıkıyor yolumuz. Yine enfes bir deniz ve harika bir manzara.
Vakit geçirmeden denize koşuyoruz. Denizde olduğum her an sonsuz mutluluk hissi demek. Denizde olmak, özellikle Ege’nin tertemiz ve adeta pamuk yumuşaklığında sularında olmak paha biçilemez, kutsal bir değerdir benim için. Yüzdüm, yüzdüm, yüzdüm. Yine derim buruş buruş olana kadar yüzdüm. Takip eden günlerde adanın tamamını gezdik sanıyorum. Görmediğimiz tek tük dağ köyleri kalmıştır muhtemelen. Özellikle adanın esas merkezi olan Chora köyü küçük ama bir o kadar da sevimliydi. Kalesi, evleri, insanlarıyla huzur dolu bir köy Chora.
Adaya dair söyleyecek hem çok şey var, hem hiç bir şey yok. Ama benim için huzur, dinginlik, tevazu, azla mutlu olmayı bilmek, eşsiz bir doğa ve kendinle konuşacak vakit bulmaktır ada. İşte tam da bu yüzden diyorum ki, başka beklentin varsa ey okuyan gelme bu adaya.

Çünkü alışılagelmiş bir Yunan adası değil geleceğin yer. Bu ada çok bakir ve senin beklediğin “cıstaklı” hayat burada yok. Çılgın eğlence havuzları, alkolün su gibi aktığı partiler ve bol yıldızlı oteller de yok. Tatil köyünün ne olduğu sorsam, çok şükür bilen kimse de yok. Üstelik stratejik önemi nedeniyle adanın, senin bildiğin anlamda turistik olma ihtimali de yok.

Ey Thassos’u adeta Eminönü’ne benzeten anlayışın temsilcisi. Daha açık söyleyeyim; gelme, ne olur sen gelme. Gerçi gelsen de ilk feribotla geri döneceksin, o yüzden gelme. Üstelik feribot çok ucuz da sayılmaz, paranı boşa harcama. Benden uyarması. Ama yine de seçim senin. İstersen gel, akşama geri dön.

Adadaki sayılı günlerin ardından şehre dönüş yolculuğuna geçtik. Öncelikle Alexandroupoli’de bir yemek molası vererek, sezonun son taze deniz ürünleri ve son mezelerini afiyetle mideye indirdik. Üstüne güzel bir sahil cafe’sine oturup, buzlu kahvelerimizi içtik. Artık dönüşe hazırız.

Gelişin aksine sınırdan rahat geçiyoruz. Free shop’ta çok fazla vakit kaybetmeden, kısa bir duraklamanın ardından yola koyulup, gece yarısı olmadan İstanbul’a, eve ve sevdiklerimize kavuşuyoruz. Bir sonraki seyahatte yine keyifle ve sağlıkla yolda olabilmek temennisiyle şehre ve iş yaşamına geri dönüyoruz.

Kısa sayılmayacak süreli bu seyahat için anlayış gösteren eşime, aileme ve tam on gün boyunca bana katlanarak imkansızı başaran Ertuğrul’a çok teşekkür ediyorum. Siz olmasaydınız bu seyahati yapamazdım. İyi ki varsınız, iyi ki birlikteyiz. Hayat kısa ve biz birlikte çok güzeliz 🙂

Özgür Daldaban
10 Mayıs 2017 – İstanbul