Romanya & Bulgaristan – III

  Yağmayın Yollarıma

21 Mayıs 2019 / Salı

Buram buram yanmış odun kokusu. Ama nasıl taze. İsle karışık. Varlığını unuttuğum eski bir dost gibi. Kalacağımız kampingi ararken, çocukluğuma dönüyorum bir an. Gözlerim tek tük yaşam olan bu dağ başında bir tabela bulmaya çalışırken, aklım çocukluğuma doğru bir yolculuğa çıkarmış beni, sürüklüyor derinlere. Hani banyo kazanına atılan odunlardan bazıları farklı yanardı diğerlerinden, mis gibi bir koku bırakırdı banyoya. Belki de reçinesinin etkisiyle o Pazar banyosunu unutulmaz kılardı. İşte tam da bu koku duyduğum. Çektim içime kana kana, temiz havaya karışan odun yanığı kokusunu, daha da derinlere doğru çektim. Tam Annem kafama bir tas su döküyordu ki, Ertuğrul’un interkomdan gürleyen sesi ile irkildim; “müdür, doğru geldiğimize emin misin, insan yok burda yahu.” Annemin elindeki hamam tasını alıp, kafama vurmuştu işte. Kendime geri döndüm 🙂

Obârşia Lotrului adlı cennetteyiz. O kadar sakin ki etraf, peşimizden havlayan birkaç köpecik dışında kimseler yok. O nedenle deneme yanılma yöntemiyle bir kapıyı çalıyoruz ve işte, kalacağımız yeri bulduk. Aslında yola çıkarken amacımız, gün sonunda doğanın ortasında çadırlarımızı kurup, kendimizi tabiat ananın kollarına bırakmaktı. Ancak kalacağımız yere vardığımızda o kadar soğuktu ki, “dilerseniz bungalovlarda ya da evimizdeki kiralık odalarda da kalabilirsiniz” teklifini duyunca, çadır kurma işini biraz daha erteleyerek, sıcak ve tertemiz odalara yerleşmemiz ışık hızında oldu.

Küçük, sevimli bir işletme. Orman köylüsü bir aile, torunlarıyla birlikte çalıştırıyorlar. Kibar, saygılı ve yardımsever insanlar. Çadır alanları ve ağaç bungalov evlerin yanında, bizim kaldığımız gibi birkaç kiralık oda da mevcut. Odalar temiz, yataklar rahat. Tuvalet banyo ortak ama bizden başka kimse olmadığı için çok da sorun etmiyoruz. Odalar sıcak ama nasıl sıcak. Dışarıdaki o soğuğa rağmen “pencereyi biraz aralasak ya” derecesinde. Odada eski tip su karafı, pet şişeye bakıp, ph’ı kaçmış diye düşünmek yok. İçme suyu buz gibi, dağdan geliyor, doldur doldur iç, şifa niyetine. Wi-fi yok, çoğu telefon şebekesi kapsam dışında. Elektrik, su ve ateş var. Daha ne olsun.

Yerleşmenin ardından, tesisimizin yegâne kapalı etkinlik alanı olan salonuna iniyoruz. Günün yorgunluğunu atarken, yol kritiği yapmak, ertesi gün rotasını planlamak ve insanlarla kaynaşmak amacımız. İşletmeci teyzemiz barda, “ne içersiniz diye soruyor” aceleyle. Sonra da “dolap orda, alın işte” tarzı bir şeyler söylüyor kendi dilinde. En azından biz öyle olduğunu düşünüyoruz 🙂 Kendimiz alıyoruz, biçare. Teyzemizdeki bu ani değişikliğin sebebini ise az sonra anlıyoruz. Meğer televizyonda en sevdiği dizinin başlama saati gelmiş ve tonton teyzemiz de bir an önce dizi ile arasındaki engelleri aşmak istiyormuş 🙂 (Bize torunu anlattı bunları).

Teyzemiz ve “kıymetlisi”

TransAlpina için bizce en uygun yer Obârşia Lotrului demiştik. Transalpina (DN 67C) güneyde Novaci’den, kuzeyde Sebeş’e uzanan bir geçit yolu. Aslında planımız “bizce” keyifli kısımların başladığı Ramca – Sebeş arasını geçmekti. Ancak kar nedeniyle Ramca tarafı kapalı. O nedenle Obârşia Lotrului – Sebeş şeklinde ilerliyor olacağız. Bu tip dağ geçitleri çoğunlukla kar, buz nedeniyle kapalı olup, sadece sıcak yaz aylarında ulaşıma açılıyor. O nedenle bahtımızda ne varsa şeklinde ilerliyor olacağız. Yol durumu duyurularını kontrol ettiğimiz romaniatourism.com sitesinden baktığımızda yol açık görünüyor. Ancak hava şartları sürekli değiştiğinden, sitede yazan ile pratik durum arasında epeyi fark olabiliyor. Kaldı ki, kimi köylüler Sebeş’e giden geçidin yer yer kapalı olduğuna dair bilgiler aktarıyorlar. Eğer bu geçidi kullanamazsak “normal” yollara dönmemiz gerekecek. Ya Petroşani üzerinden (150 km.) ya da Sibiu üzerinden (200 km.) Sebeş’e gitmemiz gerekecek. Ama her iki durumda da Transalpina geçişini yapamamış olacağız. Kafalarımız iyice karışıyor. Her işte bir hayır vardır diyerek, oluruna bırakıyor ve dolaptan kendi aldığımız içeceklerimizi yudumluyoruz.

Günün kritiğini yaparken gözüm ara ara teyzemize takılıyor. İçecek diyaloğumuzun ardından kendini attığı sandalyede adeta çivilenmiş gibi oturmaya devam ediyor. Bazen bir sigara yakıyor, arada soru soran kocası ve torununu tersliyor ama gözünü o büyülü kutusundan bir an olsun ayırmıyor. İçimden dedim ki, bazı şeyler hiç değişmiyor 🙂

İstemsizce ben de mucize kutuya doğru bakmaya başladım. Ekran arada karlansa da sesi epeyi açık, kötü dublaj olduğu her halinden belli olan bir dizi oynuyor. Adamlar, kadınlar sürekli bir konuşma, sürekli bir tartışma. Seçebildiğim kadarıyla pahalı arabalar, pahalı kıyafetler, lüks içinde bir ortam ama sürekli bir didişme. Bir süre baktım ve sohbete geri döndüm. Biraz sonra Ertuğrul dedi ki, “Şevval değil mi O?”. “Kim” dedim istemsizce. “Yahu Şevval işte, Şevval Sam.” Daha dikkatli baktım ekrana, gerçekten de O. Birlikte izlemeye başladık şimdi. Karlı ekranın köşesinde tanıdık bir logo; Kanal D Romania. Yersiz yerli dizilerimiz bu dağ başında da bizi yalnız bırakmamış meğer. Şebeke yok, internet yok ama yerli dizimiz var! Tesadüfün böylesine ne demeli.

“Yarın ola, hayır ola” deyip, odalarımıza çıkıyoruz. Çıkmadan dışarıya bir göz atmak istiyorum, sis basmış, göz gözü görmüyor, aşırı soğuk. Hızla odaya kaçıyorum. Yorgunluk ve soğuk etkisiyle anında uykuya dalıyorum. Gürültü ve konuşma sesleri ile uyanıyorum bir süre sonra. Ancak o kadar yorgunum ki, pek de umursamadan uykuma devam ediyorum. Sabah olunca anlayacaktım ki, gece yarısı gelen Cezeta’lı grupmuş seslerin sebebi.

Bir iki saat sonrasında ise, yani neredeyse sabaha doğru tekrar uyanıyorum. Ertuğrul, giyinmiş, çıkıyor. Beni de uyandırmış o arada. Dışarıda gök delinmiş, inanılmaz bir yağmur yağıyor. “ Motorları yan sehpaya alıp, altına tahta destek koymamız lazım” diyor. “Yoksa toprağa gömülüp, düşecekler.” Kendi motorunu halletmiş, benim tahta desteği soruyor. Uyku sersemi anahtarı veriyorum. O kadar yorgunum ki; “Ağabey anahtar burada, bulursan koy desteği, bulamazsan da gömülsün, çıkartırız sabaha” diyorum. Sağolsun, o yağmurda bulmuş ve koymuş 🙂

  22 Mayıs 2019 / Çarşamba

Sabah pırıl pırıl bir güne uyanıyoruz. Kuş sesleri, kocaman ağaçlar, eski bir traktör, sabah oldu diye kendini paralayan horoz bey, gece boyunca yağmurla kim daha çok ses çıkaracak diye yarışan çılgın nehir, dağların üzerindeki sis, taze kesilmiş odunlar, bizimle tur atan köpecikler. Kısaca enfes.

Bir yandan kahvaltımızı yaparken, öte yandan aklımızda aynı soru “Transalpina geçit verecek mi?”. Köylüler emin olmamakla birlikte yolun kapalı olduğunu söyleseler bile, gidebildiğimiz yere kadar gitmeyi kararlaştırıyoruz. “Buraya kadar gelmişken dönmek olmaz.”

Kahvaltı

Kahvaltı sonrası Cezeta’lı grupla konuşuyor ve kendilerinin gideceğimiz güney – kuzey rotasını, kuzey – güney olarak yaptıklarını, yolun genel olarak temiz olduğunu öğreniyoruz. Bu bilgi içimizi daha da rahatlatıyor doğrusu.

Güney kapalı, kuzey kapalı 🙂

Cezeta demişken, hayatımda ilk defa bu kadar tuhaf scooter’lar görüyordum doğrusu. Burun üstü bagajları, garip geometrileri, uzun ve rahat görünen seleleri ve “ben iki zamanlıyım” diye bağıran motor sesleriyle zaman kapsülünden fırlamış gibi duruyorlardı. Yanındaki iki Jawa da cabası. Sanki 1950’lerin sonuna ışınlanmıştık bir anda.

Toplam üç Cezeta ve iki Jawa’dan oluşan beş kişilik Çek gezgin ekip pek konuşkan değildi ne yazık ki. O nedenle uzun uza sohbet etme şansımız olmasa da eve döndükten sonra Cezeta konusunda kısa bir araştırma yapıp, gerçekten var olduklarına ikna olduk 🙂 Ama her halükarda, o kadar küçük motor hacmi, o kadar küçük tekerlekler ve o kadar değişik! yükle Transalpina geçişi yapan bu ekibe saygı duymamak elde değil doğrusu.

Geçmiş ve Modern Zamanlar. Ne mutlu, hepsi yolda…

Yola koyuluyoruz çok geçmeden. Birkaç kilometre tırmandıktan sonra vadilerde ilk kar ile tanışıyoruz. Dün gece hunharca yağan yağmurun faydası, yolları tertemiz yapmış. Kar sadece yol kıyılarında ve tepelerde kalmış. Bu durumda bize de doğanın, yolun ve gördüğümüz manzaraların keyfini süre süre Transalpina geçişi yapmak düşüyor. Peki rotada neler var? Muhteşem manzaralar, temiz hava, bol bol akarsu, küçük şelaleler ve hepsinden önemlisi de bozulmamış doğa var. İçinden geçtiğimiz masal kasabaları da cabası. Kısaca anlatacak olursak bizim için Alpina geçişi bu demek. Uzun zamandır bu kadar temiz, bu kadar keyifli ve bu kadar mutluluk verici bir yolda sürmemiştik. Üstelik sezon açılmadığı için etrafta bizden başka kimseler de yok. Sanki tüm yollar bize ait. Eşsiz doğa cömertçe tüm güzelliklerini sunuyor. Sakin, naif, bakir, dostça.

Yol öncesi kahvesi

Farketmeden obje olursun bazen

Bol duraklamalı ve fotoğraf molalı yolumuz Sebeş’e kadar devam ediyor. Yer yer yağmur eşlik ediyor bize yine. Varlığını unutturmadığın için teşekkürler sana yağmur 🙂 Nihayetinde, yakıt dolumu, öğle yemeği ve kısa bir şehir turu için Sebeş merkeze giriyoruz, damağımızda geldiğimiz enfes rotanın tadı ve keyiften yüzlerimizde tatlı bir sırıtış eşliğinde. Sebeş, güzel, sakin, çok bakımlı olmasa da temiz kalmaya çalışan mini minnacık bir şehir olduğunu fısıldadı kulaklarımıza, kendisiyle geçirdiğimiz kısacık süre içerisinde. Ve dedi ki, “gelecek sefere daha uzun beklerim.”

Öte yandan, geçmişte Osmanlı ve Roma-Cermen orduları arasında Sebeş’te bir savaş yaşandığını ve Osmanlı’nın galip geldiğini de ekliyor olalım.

Fazla vakit ayıramamış olsak da, Sebeş’i pek beğendik. Belki onun da dediği gibi, yolumuzu tekrar düşürürüz, kim bilir? Ama şimdi önümüzde yeni bir hedef var; birkaç saate sendeyiz Transfăgărăşan…

Dördüncü Bölüm İçin Buradan

Yolda On Gün / Halkidiki & Semadirek

Başlarken…

İstanbul’dan yola çıkıp, ilk etabı dışında tamamen doğaçlama gerçekleşen bir seyahatten arta kalanlardır anlattığım. Yıllardır uzun süreli motor gezisi yapmak isteyip, türlü sebeplerden gerçekleşememiş, içimizde ukde kalmış bir heyecanın gerçekleşmesidir. Adeta Ayşecik’in Alpella’ya doyması gibi bir mutluluk barındırır içinde, daha net tanılamak gerekirse; kızgın kumlardan serin sulara atlamak gibidir bizim için.

Continue reading “Yolda On Gün / Halkidiki & Semadirek”

Ana Sayfa


Romanya & Bulgaristan – IV

 

Montumu giyiyorum. Kaskımla başımı buluşturup, eldivenlerimi de taktığım gibi motorun üzerindeyim. Ellerim titriyor, marş motoruna ilk hareketi vermesi için devreyi tamamlatacağım anahtarı kontak yuvasında çevirirken. Yazının devamı için tıklayınız.

Romanya & Bulgaristan – III

Buram buram yanmış odun kokusu. Ama nasıl taze. İsle karışık. Varlığını unuttuğum eski bir dost gibi. Yazının devamı için tıklayınız.

Romanya & Bulgaristan – II

Çok da uzaktan gelmeyen, ahenkle tekrar eden, metalik ve mekanik bir ses ile uyandım. Yazının devamı için tıklayınız.

Romanya & Bulgaristan – I

Ağabey, İstanbul’da mısın?
Akşam saat dokuz civarıydı, telefonu açıp birazdan “evet” diye cevaplayacak Ertuğrul’un numarasını tuşladığımda. Yazının devamı için tıklayınız.

Motosikletlerim ve Ben – III

Bu yazı serisinin ilk iki bölümünde toplam 9 motosikletim ve onlarla yaşadıklarımı anlatmıştım. Nihayet üçüncü ve “şimdilik” son kısıma geldik. Elbette belli olmaz, hevesler, meraklar bitmiyor, belki ileride bir kaç sayfa daha ekleyecek kadar motosiklet değiştirme şansım, ihtiyacım veya imkanım olabilir. Olmayabilir de ve bu kötü birşey değil. Ama kendim için bu hakkımı saklı tutarım… Yazının devamı için tıklayınız.

Motosikletlerim ve Ben – II

Bir önceki yazımda ilk beş motosikletimi kullandığım süreçten, yaşadığım “ilkler” den bahsetmiştim. Bu yazımda ise sonraki dört motosiklet ve onların getirdikleri var…

Yazının devamı için tıklayınız.

İnönü Yaylası

Geçtiğimiz hafta Kiraz’ın (YBR125) yıllık muayenesi vardı, plakadaki “vida deliği” sebebiyle geçememişti. Yeniden plaka hazırlatıp bu sabah Köseköy’deki Tüvtürk istasyonuna gittim, araç Haziran 2021’e kadar geçer notu aldı. Sıkıcı araç muayene işlemleri sonrası şimdi bunu kutlamanın zamanı dedim. Yazının devamı için tıklayınız.

Serindere

Bu sabah erken uyandım, 06:05 de. Özgür, an itibarı ile çalışmıyor, yakında yeniden işe başlar, fırsat bu fırsat onunla birlikte sürmeyi istemiştim. Gündelik yaşam telaşından dolayı birlikte sürüş-kaçış günlerimiz çok seyrekleşti. Üstelik onun İstanbul’da yaşıyor olması, kentden çıkana kadar yaşayacağı trafik azabı yol hevesini bitirmeye başladı. Trafik ve çirkin İstanbul kalabalığı insanın enerjisini emiyor. Tüketiyor heyecanımızı, yaşantımızı… Yazının devamı için tıklayınız.

Motosikletlerim ve Ben – I

2003 yılından bu yana motosiklet sürmekteyim. Onları ve sürdüğüm yıllarımı düşündüğümde zaman içinde bir yolculuğa çıktım adeta. Nice kilometreler, köyler, kasabalar, kentler, ülkeler, yağmurlar, güzel havalar… Nice dağlar, ovalar… Dostlar… Her birinin hayatımda farklı ve önemli yeri vardır. Yazının devamı için tıklayınız.


Alaçam

Bir süredir Uludağ’ın göller bölgesini merak ediyorum. Yaz sonunda kuru ve güzel havalarda zaman bulamadığım için bugün hava yağışlı ve sisli de olsa gidebildiğim kadar ilerlerim diyerek sabah 08:15 de yola çıktım. Yazının devamı için tıklayınız.


Mavi

Özgür’ün “Mavisi” ilk motosikletidir. İlk heyecanı, ilk aşkı… İlk kilometreleri… Onunla harika yollardan geçti, farklı farklı güzel kokular eşliğinde rengarenk çiçekler ile dolu vadilerden, ovalardan…Güneşte, yağmurda, sisde, kar yağarken, asfaltta, toprakda, çamurda… Gündüz de sürdü, gece de. Yazının devamı için tıklayınız.


Kocayayla

Kocayayla için yazabileceğim, anlatabileceğim pek çok şey var. Daha iyi anlamak için oradan geçmeniz, havasını solumanız, yürürken Uludağ’ın karlı zirvelerini seyretmeniz gerek. Yazının devamı için tıklayınız.


Son Mohikan

2015 yılından bu yana keyifle kullanmakta olduğum Yamaha XT660Z Ténéré hakkında biraz araştırma yapmak istedim. Öyle teknik özellikleri, boyu hızı vs değil. Bu aracın köklerini merak ediyordum. Yazının devamı için tıklayınız.


Kafa …

Yola çıkarsın, biraz kendinle kalmak, biraz da kafandakilerden kaçmak için. Saat sabahın altısı belki de yedisidir. Ama her halükarda günün ilk ışıkları eşlik ediyordur sana. Hele sahil yoluna da çıktıysan bir şekilde, deniz kokusu sarar her yanını. Çekersin ciğerlerine burnunu daha da açarak, sanki depo edebilecekmişsin, sanki tüm havayı içine doldurabilecekmişsin gibi. Sonra, vapur önü buluşması. Kim ya da kimlerle gidilecekse, iskelede verilir ekseri randevular. Yazının devamı için tıklayınız.


Kartepe / Sansarak

Geçmişte Sansarak’dan bir kaç kez denedik, Adapazarı istikametine yolumuzu bulamadık. Yağış, mevsim, zamanlama vs bir türlü denk getiremedik. E haliyle aşmadığımız yol bize şehir efsanesi oldu. İşte bugün o efsaneyi gömmeye niyetliyiz. Yolu tersten çizdik; İzmit Kartepe’den başlayıp çıkıp, Sansarak üzerinden İznik’e varacağız. Rota çalışması yaparken sevgili Serkan Söğüt’ün (rüzgarınizinde.com) teker izlerinden de faydalandık. Buradan o güzel insana selam olsun 🙂 Yol dışı sürüşte enduroların hakkını vermeye çalışacağız. Güzergahımızı Kartepe-Yuvacık ve Yuvacık-Sansarak olarak iki etapa böldük.

Yazının devamı için tıklayınız.


Yolda On Gün / Halkidiki & Semadirek

Başlarken…

İstanbul’dan yola çıkıp ilk etabı dışında tamamen doğaçlama gerçekleşen bir seyahatten arta kalanlardır anlattığım. Yıllardır uzun süreli motor gezisi yapmak isteyip, türlü sebeplerden gerçekleşememiş, içimizde ukde kalmış bir heyecanın gerçekleşmesidir. Adeta Ayşecik’in Alpella’ya doyması gibi bir mutluluk barındırır içinde, daha net tanılamak gerekirse; kızgın kumlardan serin sulara atlamak gibidir bizim için.

Esasen tam da bu yüzden alışılagelmiş bir gezi yazısı değildir okuyacağınız. Tamamen kişisel hisler, sübjektif düşünceler, bolca tespit ve sevinç çığlıklarından doğan yüksek atımlı kalp temposuyla yazılmış tanımlamaları barındırır bünyesinde. Nerde ne yesek, nerede konaklasak, ay buraların nesi meşhurmuş ve türevi sorulara cevap vermeyecektir bu yazı.

Edebi kaygılardan ve insanlar ne der telaşından uzak, İstanbul’da başlayan ve on gün sonunda tekrar İstanbul’da biten bir yol hikayesidir anlatılan. Özetle, bir hikâyem vardı yola dair. Anlattım…

Yazının devamı için tıklayınız.


Assos

Hava sıcaklığı normalin biraz üzerindeydi, haliyle gün boyu yorgunluk birikti ancak yukarıdaki manzara eşliğinde Kaz Dağları’ndan iniş yorgunluğumuzu unutturdu. Sonrasında çadırlarımızı kurup kendimizi denize atmak ve güneşi denizde batırmak için fırsatımız da oldu. İşte buna değdi. Yazının devamı için tıklayınız.


Yağmur, Dolu ve Patriciya Koyu

Hayat da öyle değil mi, ilişkiler mesela. Kilometreler ilerledikçe beklentiler daha netleşiyor, gerçekler daha iyi görünüyor. Aşılan yollar neticesinde yol arkadaşınız ile paylaşımlarınızın sınırlarını daha iyi anlıyorsunuz. Neticede sevgi ve aşk bir yere kadar. Zaman içinde farklılıkların tolere edilmesi zorlaşıyor. Orhan Kızıl Ejder ile yollarını ayırdı. Beklenen şarkıydı zaten. Güle güle CBF150, hoşgeldin CRF250 Rally 🙂 Yazının devamı için tıklayınız.


Haller

Hani bazen güne kötü uyanır ya insan, üzerinden tren geçmiş gibi. Hele bir de mevsimlerden kış ve dışarıda da kapkara bir hava varsa… Yazının devamı için tıklayınız.


Sis Pus Kerpe

Bu sabah Domaniç’e gitmek için saat 07:30 de yola çıktık ancak. Hava raporu sis vermişti ancak Ekihisar’a geldiğimizde neredeyse bulutun içinde gidiyorduk. Haliyle vapurlar çalışmıyordu, bekledik. Yazının devamı için tıklayınız.


Ballıkayalar

Kaya tırmanışı için İstanbul’a yakın olduğundan dolayı tercih ediliyor. Zaman zaman sohbetlerde işittiğim veya gezen arkadaşlarımızın notlarından edindiğim bilgi; sıcak mevsimde ve özellikle hafta sonu piknikçilerin yoğunlukta olduğuydu. Bu da beraberinde tabiat kirliliği ve aşırı kalabalık demek. Yazının devamı için tıklayınız.


Yeni Sölöz

17 Ocak’da Özgür ve Orhan ile yaptığımız (Kar Buz, Yoldayız Biz) gezide Sölöz’den geçmiştik ancak buraya çok yakın mesafedeki “Yeni Sölöz”‘e uğramayıp, not almıştık. İşte bugünü değerlendirmenin güzel yolu dedim. Yazının devamı için tıklayınız.


Darlık

Geçen haftalardaki yoğun kar yağışından sonra bugün İstanbul’da kısmen kuru bir hava var. Üstelik hava tahminleri yarından sonra yeniden kar yağışından bahsediyor. Fırsat bu, Kiraz ile Tuzla’dan Darlık, Ulupelit ve Ömerli yollarında turladık.

Yazının devamı için tıklayınız.


Kar Buz, Yoldayız Biz

Bugün hem Orhan tecrübe kazansın, hem de temiz hava koklayalım, uzakları görelim diye çıktk yola. Hava muhalefeti bu sene tüm Türkiye’de sert geçiyor, Bolu, Taraklı, Göynük, veya Domaniç, Bilecik, Kütahya bölelerine günü birlik inemiyoruz. Haliyle en yakın nefes alınacak ortam Orhangazi diye düşündük. Yazının devamı için tıklayınız.


Ozgur-1Ekim ayının ortaları. Yoğun iş temposu biraz olsun rahat vermiş, üstelik daha da iyisi okul bitmiş. Sınavlardan, hocalardan, bitirme tezinden uzak, kuşlar kadar olmasa bile, epeyce “Özgür” bir ruh halindeyim. Tabii bu kadar Özgür’lüğün bünyede ters tepkiye yol açması da pek sürpriz olmadı aslında. Yazının devamı için tıklayınız.


P1180875Özgür Olmak

Bitmek bilmeyen yoğunluk silsilesi içinde bir haftayı daha devirmek üzereydik. Günlerden Cuma. Geçen hafta mıydı, yoksa bir önceki hafta mıydı en son eve gidip, garajdaki motorumu aküsü bitmesin diye çalıştırdığımda, bilemedim. Zaman öyle hızlı ve öyle boğucu geçiyordu ki, günler, haftalar karışmaya başlamıştı artık. Ama hatırlamam lazımdı. En az on beş günde bir çalıştırmazsam, hem kendime, hem de motoruma ihanet ettiğimi hissediyordum.

Yazının devamı için tıklayınız.











Yoldayız, yoldayiz.biz, yoldayiz, motor, motosiklet, gezi, motosiklet gezi, Yamaha, Bmw, Tenere, XT660Z, F650GS, F650 GS, YBR, ybr125, YBR 125, enduro, seyahat, motorlu gezi, yunanistan, romanya, bulgaristan, semadirek, iznik, bursa, uludağ, uludag, honda, crf, crf 250 rally, vespa, aprillia, scrabeo, iki teker, transalpina, transfagaraşan, transfagarasan, daldaban, ortaç, ertuğrul, özgür, ozgur, ertugrul, sansarak, halkidiki, motosiklet ve yaşam, yolda hayat var

Yeni Yılın İlk Turu

Yeni yıla yolda başlayalım, yılı yolda yaşayalım dedik.

Elbette ertesi gün mesaide olmamız gerek, haliyle uzaklara gidemedik. Haftalardır yılın son çeyreği ve yıl sonu çalışmaları nedeniyle yoğun bir baskı ve tempo altında geçti günler. En nihayet işte 1 Ocak. Yolda olmayı istemekten daha doğal ne olabilir ki?

Continue reading “Yeni Yılın İlk Turu”

Solo İznik

2011 ile yollarımızın ayrılmasının üzerinden yirmi iki gün geçmiş, bir yanda nefes aldırmadan hafta sonları dahi mesai yaptıran işler, diğer yanda gittikçe soğuyan hava; bunalmış, burnundan soluyan pis bir adam… Continue reading “Solo İznik”