Romanya & Bulgaristan – IV

DRUM INCHIS CIRCULATIEI PUBLICE

22 Mayıs 2019 / Çarşamba

Montumu giyiyorum. Kaskımla başımı buluşturup, eldivenlerimi de taktığım gibi motorun üzerindeyim. Ellerim titriyor, marş motoruna ilk hareketi vermesi için devreyi tamamlatacağım anahtarı kontak yuvasında çevirirken. İçimde, uzun süredir beklediği oyuncağı, babasının bu akşam getireceğini bilen çocuğun hisleri. Bir türlü geçmiyor zaman. Oysa daha vitese bile takmadım:) Oyuncağım iki saat uzağımda, gidip alsak ya bir an önce!

“Hazır mısın Ağabey” diyorum, aramızda hiçbir kablo olmamasına rağmen iletişim kurmamızın ne kadar kanıksadık bir durum olduğunu bir an bile aklıma getirmeden. Adını ilk defa yıllar önce Ertuğrul’dan duyduğum, hatta duyduğumda tuhaf isminden dolayı epeyi bir süre şakalarıma konu olan, daha sonra ise hayal rotamız; Transfăgărăşan. Sibiu ile Piteşti yakınlarındaki Bascov kasabasını birleştiren bir dağ geçidi esasen. Ancak bizim için “keyifli” olan kısmı Cârțișoara ile Curtea de Argeş, hedef rotamız. Bu sefer kuzey–güney geçişi yapmak amacımız. Efsane virajlar ve muhteşem manzaralar nedeniyle geçişi tamamlamamız oldukça vakit alacak görünüyor. Bu nedenle uygun olabilecek kamping alanlarını daha önceden tespit edip, birden fazla alternatif oluşturuyoruz. Yol durumuna göre konaklama kararımızı veririz.

Transfăgărăşan rotası

Bir an önce oyuncağımıza kavuşmak istiyoruz ama elbette yolda olmanın her anını keyif ve neşeye dönüştürmemiz lazım. Yolu birazcık uzatma pahasına da olsa, sırf bu yüzden olabilecek en seyirlik, en göze hoş görüntü veren ve azami sürüş keyfi sunacak yolları tercih ediyoruz. E81 yolunda Cârțișoara tabelasını görüp, sağa dönüyoruz. Ve bir anda “her şey değişecek” sinyali çakıyor gözlerimizde. Zira tam karşımızda ağzımızın suyunu akıtan bir manzara. Adeta nasıl bir yere gittiğimizin habercisi. Dağlar omuz omuza yaslanmış, gel gel diye çağırıyor bütün ihtişamıyla.

Cârțișoara ayrımı.
Dağlar

Yine küçük, güzel, renkli ve neredeyse sokakta kimsenin olmadığı köy – kasaba karışımı bir yerdeyiz. Dağların eteğinde, hırçın soğuğa, gözle görülen fakirliğe ve zor koşullara rağmen ayakta kalmaya çalışan Cârțișoara. Pencere önüne çiçek koyarak yaşama tutunan, temiz ve bakımlı bu insanlara gıptayla karışık bir saygı duyuyoruz. Ve fotoğraf için duraklıyoruz. Sayıca az da olsalar yine çocuklar, dünyanın o gülen yüzleri, hayatın neşesi, saf ve temiz yavrucaklar sarıyor etrafımızı.

Cârțișoara
Evler
Kapılar

Biz sohbetteyken, az önce yanından geçtiğimiz yaşlı ama bir o kadar da sevimli, yanaklarından kan damlayan, gözlerinden yaşama sevinci çağlayan bir teyze geliyor yanımıza. Alışveriş etmiş belli ki, elinde poşetleri. Diğer elinde bastonuyla. Bir şeyler söylüyor, anlamıyoruz. O kadar tatlı, o kadar sevimli ki, karşı durmak imkânsız. İnanılmaz bir elektriği var, pozitiflik akıyor her yerinden. Hemen yanı başımızdaki banka oturuyoruz. Tesiri altındayım teyzenin. Tanıdığım kimseye benzettiğimden de değil. Bambaşka bir şey. Hani “cennetten izinli gelmiş, bize bir şeyler söyleyip gidecekmiş” gibi. O kadar melek yani.

Konuşuyor, anlamıyoruz elbette. Ben söylüyorum o da anlamıyor. Sonra ortak yolu buluyoruz. “insan olmanın evrensel dili” ile anlaşmaya başlıyoruz. Bu havalar dizlerini ağrıtıyormuş, yaşlılık zormuş. Biraz sustuk, biraz konuştuk. Ellerinden öptük, hayır duasını aldık ve yola koyulduk. Hala içim kıpır kıpır oluyor o anı anlatırken. İyi ki vardın, nur yüzlü, melek teyzem. Çok yaşa sen, e mi?

Teyzemiz 🙂

Cârțișoara sonrası yollar yine yemyeşil ve keyifli hale gelmeye başladı. Karşımızda endam eden dağların üzerinde “artık yaz geliyor” miktarındaki kar, ara ara bastıran sis ve envai çeşit kuşun şarkılarıyla içimizi şenlendiren yemyeşil bir doğa. Üstelik kullanmakta olduğumuz çevrimdışı yol bulma uygulamamız “Here” sağolsun, normal yollar yerine bizi tüm tali yollar ve kestirmelere sokunca, daha da bir güzelleşti rotamız. Biraz fazla zaman harcadık belki ama bizi oralara sokmasaydı, kimsenin olmadığı yerler ve yollar görmemiş, motor sesi duyunca “bunlar da nerden çıktı!” gibi bakan türlü hayvanat ile tanışmamış olacaktık. Bazen, şerde bile hayır vardır derler ya, işte bu o olsa gerek.

Yoldan çıkaran navigasyon Here, manzaraları.

Her neyse, yolumuzda şeker mi şeker dönemeçler de başlamıştı bir yandan. Yat, kalk, gazla, fren, yat, dön, hop fren. Başlangıcı böyleyse, devamı nasıl zevkli kim bilir…

Kar geçitleri.

Banker Bilo filminde Maho tarafından Münih’e getirildiklerini zanneden ama aslında İstanbul’a bırakılmış olan Bilo ile İbo arasında şu diyalog geçer;

Bilo : Şu camilere bak yav, la ne kadar çok cami. Allah yapanlardan razı olsun. 
İbo : E iyi de bu kadar caminin işi ne Münih’te?
Bilo : Anlaşılan dini bütün gardaşlar camiyle donatmışlar Münih’i.
İbo: Hee.

İşte ben de aynı Bilo gibi saf, biraz sonra başımıza geleceklerden habersiz, geçeceğimiz yolları ve Münih’in yani Transfăgărăşan geçişinin ne kadar muhteşem olacağını hayal ederek, mutluluk ve keyifli bir şaşkınlık içindeydim. Güzel bir dizi virajı geçtik. Sağa yattık, sola yattık. Kutsal yola girmiş olmanın keyfi ve sevincinden türlü şımarıklıklar yaptım; “şimdi dizim yere değecek, bak”, “GS bu devirlerde çıldırıyormuş Ağabey” ya da “bakalım bu hızla ıslak virajda döner miyiz” diye uzayıp giden türden.

Yol

Yükseldikçe hava soğuyor, akşam saatleri de yaklaştı. Bu kadar şımarıklıkla birlikte biraz da tempolu ilerlememiz lazım. Zira dağ başında gece karanlığında kamp kurmak eziyetini yaşamayalım durduk yerde. Velhasıl biraz daha tempoyu arttırıp, sola U virajlardan birini daha döndüğümüzde etrafta park etmiş arabalar görüyoruz. “Manzara enfes, durup fotoğraf çekenlere bak, ne güzel” diyor ve durmadan devam ediyoruz. Bilo ile kaderimizin kesiştiğini anlamamız da işte tam bu U virajdan hemen sonra oluyor. Elbette bizi kimse Münih diye İstanbul’a götürmedi. Hatta geldiğimiz rota, bulunduğumuz yer bile doğru. Ama yolun ortasında beton bloklar ve hemen önünde de Romence bir yazı;

DRUM INCHIS CIRCULATIEI PUBLICE”.

Tabi bu yazının ne anlama geldiğini tahmin etmek için dil bilmek gerekmiyor. Karşımızdaki tablo apaçık; beton bariyerlerle kapatılmış ve istesek de geçebileceğimiz bir yer bırakılmamış. Özetle, yol kapalı. İnanmak istemezcesine, hani belki başka bir şeyler de yazıyordur, bekli motorlar için aradan geçiş vardır diyerek, telefonumdaki tercüme uygulamasını açıyorum. Ayarları Romence’ye çeviriyor ve tercüme ettiriyorum.

Sonuç aynı; yol kapalı, zorlamayın kardeşim.

Ağzımdan istemsizce dökülüyor; pavlike 🙂

Öncesi
K-a-p-a-l-ı
Sonrası
Yolun sonu, Balea Cascade. Sebeş’ten buraya kadarmış.

Yola çıkarken bir dizi araştırma yapmış ve geçidin Haziran ayında ulaşıma açıldığını okumuştuk. Ama Haziran kesin olmamakla birlikte, pratikte yolun durumu ve o yıl kışın ne kadar sert olduğuna göre erken açılması olasılığının da varlığını biliyorduk. “Gidebildiğimiz kadar gideriz” ilkesiyle yola çıkmış ve işte ancak buraya kadar gelebilmiştik. Üzüldük mü, biraz. Ama dedik ya, “her işte bir hayır vardır”. Durum net, en az bir kere daha buraya geleceğiz. Özetle Transfăgărăşan bize; “bu seferlik bu kadarla yetinin gençler. Ama ilk fırsatta bir daha gelin” diyordu. Zaten Sebeş’e de sözümüz vardı. Anlaşılan Romanya’nın bu bölgesi bizi kolay kolay bırakmayacaktı 🙂
Az önce gördüğümüz araçlar gibi yaptık; yolda kalmış olmanın keyfini sürdük. Bol bol fotoğraf çektik, görüntü kaydettik. Ne olursa olsun sağlıklıydık, mutluyduk ve yoldaydık. Gezilerimiz çoğunlukla böyle değil mi zaten; yol nereye götürürse…

Mutluyuz 🙂
Çekirge, Karlı Dağlar ve Şelale
Yeşil

Akşam iyice çöküyordu. Alternatif plan zamanı, geri gidecek miyiz, yoksa kalacak mı? Hemen yanı başımızda bulunan otele gittik. Fiyat sorduk, odaları gezdik. Her şeyden öte sıcaktı, sıcak 😉 Ve o an karar verdik kalmaya. Evet, yine dağ başındayız.

Hotel Balea Cascada – Romanya
Kar
Günün rotası.

Otelimiz tam da ormanın içinde. Hemen arkasında gözle görebildiğimiz bir şelale var, yürüme mesafesinde. Tek tük mangalcıları saymazsak, hepi topu iki binayız. Biri otel, diğeri teleferik binası. Bugün için geç oldu ama yarın teleferiğe binelim, şelaleye gidelim istiyorum. Hazır gelmişken değişen şartlara uyum sağlamalı ve yeni keyif imkânları yaratmalı. Ama önce temel ihtiyaçlar elbette. Bir güzel ısınalım, karnımızı doyuralım. Sonrasına bakarız.

Değerlendirme puanına dikkat!. Yorumlara göre sık sık 2-3 saat arası dağda mahsur kalıyormuş TeleCabina!

Otel tam da eski kapalı sistemin bir parçası. Asansör yok, geniş merdivenler var. Temiz ama bizdeki devlet sosyal tesislerini andıran, ikinci dünyadan kalma bir iç mimariye sahip. İşletme mantığı ise arada kalmış. Kibar çalışanlar ama eski alışkanlıklar devam ediyor. İyi niyetli ve yardımseverler. Ancak konuşkanlıktan uzaklar, “sorarsan cevap veririm, fazlasını bekleme” tarzında. Kaloriferler çılgın yanıyor. İç dış sıcaklık farkı muhtemelen 25 dereceden fazla. Ziyadesiyle memnunuz. Asansör olmadığı için en alt kattan oda istiyoruz. Yine de bir dizi basamak çıkmak kaçınılmaz oluyor. Birbirimize bakıyoruz, konuşmuyoruz ama ikimizin gözlerinde de aynı soru; “bu kadar yorgunlukla, o merdivenlerden çantaları kim çıkartacak şimdi?”

Merdivenler

“Ben almayacağım” diyor Ertuğrul, “çantalar, ne varsa kalsın Çekirge’nin üzerinde” (Ténéré’nin adı Çekirge bu arada). O kadar yorgunum ki…” Ben alıyorum elbette. Utanıyor muhtemelen, ufacık tefecik adamın her biri 35 litre olan çantaları odaya çıkarmasından. Bakıyorum biraz sonra o da kapıda, “müdür açar mısın” diye sesleniyor, elinde iki adet yan çantayla. Kuş uçmaz, kervan geçmez bu yerde kimsenin bir şey yapacağı yok esasen bizim çantalara ama hem alışageldiğimiz güvenlik saplantısının gereği, hem de içinde üzerimizi değiştirmek için lüzumlu eşyalar ve temizlik malzemeleri var.

Yan çantalar alınmış 😉

Elimizde yeterli Romen parası vardı. Fakat dilersek Euro ile de ödeme yapabileceğimiz söylendi. Tüm Romanya boyunca olduğu gibi, burada da güncel kur üzerinden, herhangi bir şişirme ya da kandırmaca yapmadan, gerçek değerinde Euro ile ödeme yapmak mümkün. Merakımızdan ve Romen parasını kamping, bakkal, manav gibi yerlerde kullanmak üzere saklamak adına, ödemeyi Euro ile yaptık. Hiç pişman olmadık, her şey o kadar şeffaftı ki, “kazık mı yiyoruz” diye bir an bile düşünmedik. Bu ahlâk ve dürüstlüğü, eskiden olduğu gibi tekrar ülkemize de bekleriz!

Soba

Artık kanıksadık, buralarda adettir; hava kararmaya başladığında muazzam bir sis çöküyor. Dedim ya, ormanın tam içindeyiz. Balkona çıkıyorum, sadece otelin küçücük bahçesinde sıralanmış odunları ve onları acımasızca kıyan hızarı aydınlatan küçük bir lamba, ötesi yok. Simsiyah gece ve bir bölük dev ordusunu andıran, belirli belirsiz koca ağaçların silueti. Yüzüme yağmur gibi çarpan sis tanecikleri, bir de mis gibi ağaç kokusu, arkalardan belirli belirsiz gelen şelalenin uğultusuyla birlikte.

23 Mayıs 2019 / Perşembe

Kuşlardan oluşan güzel sesler korosu, repertuvarlarından bildik – bilmedik şarkıları seslendiriyorlar. Günün ilk ışıkları sarmış bütün ormanı. Geceki korku filmi seti, şimdi huzurun doğal kaynağı olmuş. Mutluluk pompalıyor ısrarla. Alp Dağları’nda yeni bir sabaha uyanmış, kıpır kıpır, cıvıl cıvıl Heidi gibiyiz ama biraz farklı; yorgunluktan ve hızlı rakım değişikliklerinden dolayı şişmiş gözlerimiz ve yüzümüzle.

Balkondan
Arka balkondan

Bulunduğumuz şartlara göre güzel bir kahvaltı yapıyoruz. Yeni rota planlarını da kahvaltıda masaya yatırıyoruz. Benim fikrim; kuzey güney yönünde geçemediğimiz Transfăgărăşan‘ı, güneye yani Curtea de Argeş’e kadar inip, Piscu Negru’ya kadar güney–kuzey yönlü tırmanmak ve daha ilerisi kapalı olduğu için aynı yoldan geri dönmek. Böylece iki uçtan gidebildiğimiz kadar Transfăgărăşan’ı görmüş olmak. Ancak Ertuğrul bu fikre sıcak bakmıyor. Amacımız pass yani geçiş olduğu için, bir uçtan girip, diğer uçtan çıkmak istediğini, gel git yapmanın anlamsız olacağını söylüyor. “Zamanımız dar, artık planın ikinci kısmına geçmeliyiz” diyor. Bana göre gayet anlamlı ama daha fazla ısrar etmiyorum. Sonuçta ne demişti Transfăgărăşan, “söz aldım sizden, mutlaka bekliyorum”.

Kabul görmeyen rota 😉

Yola çıkarken kemik rota planımızı yapar, yolda yaşadıklarımıza göre nihai halini veririz. Bir çeşit “ya kısmet” durumu anlayacağınız. Planımız iki kısımdı; ilki dağlarda geçitleri aşmak, ikincisi ise, denize ulaşmak. Evet, kabul ediyorum. İkinci kısım benim ısrarımla rotaya girdi. Denize girmek istiyorum. Sonuçta zamanımız kısıtlı ve yapabildiğimiz kadar çok şeyi yapmak istiyoruz. Yine de alternatifler üzerinden geçiyoruz. İkinci durağımız Bulgaristan olacak ama her an bir değişiklik yapabiliriz. Batıya devam edip, Sırbistan – Belgrad – Bulgaristan bir seçenek. Ya da Bulgaristan’ı çıkartıp, Sırbistan – Kosova – Üsküp – Selanik üzerinden dönüş de olabilir. Ancak enine boyuna değerlendirince iki seçeneği de eliyoruz. Çünkü devamlı teker çevirip, paldır küldür yol gitmiş olacağız mevcut süremizin içinde kalmak için. “En iyisi doğuya gidelim, hem artık denizlere kavuşma vaktidir” diyoruz. Ve yeni hedefimizi belirliyoruz; Köstence.

Tenere (Çekirge)

Önümüzde 500 kilometreden fazla yolumuz var. Bu da demek oluyor ki, gün boyu süreceğiz. Olsun, liman kenti Köstence’yi merak ediyoruz. Hem de bu sayede, eve doğru dönüşteki en uzun geçişimizi yapacağız, batıdan doğuya doğru. Sonrası kısa kısa rotalar.

Hoşçakal Transfăgărăşan
This image has an empty alt attribute; its file name is separator-11.jpeg

Devamı pek yakında ….

Romanya & Bulgaristan – III

  Yağmayın Yollarıma

21 Mayıs 2019 / Salı

Buram buram yanmış odun kokusu. Ama nasıl taze. İsle karışık. Varlığını unuttuğum eski bir dost gibi. Kalacağımız kampingi ararken, çocukluğuma dönüyorum bir an. Gözlerim tek tük yaşam olan bu dağ başında bir tabela bulmaya çalışırken, aklım çocukluğuma doğru bir yolculuğa çıkarmış beni, sürüklüyor derinlere. Hani banyo kazanına atılan odunlardan bazıları farklı yanardı diğerlerinden, mis gibi bir koku bırakırdı banyoya. Belki de reçinesinin etkisiyle o Pazar banyosunu unutulmaz kılardı. İşte tam da bu koku duyduğum. Çektim içime kana kana, temiz havaya karışan odun yanığı kokusunu, daha da derinlere doğru çektim. Tam Annem kafama bir tas su döküyordu ki, Ertuğrul’un interkomdan gürleyen sesi ile irkildim; “müdür, doğru geldiğimize emin misin, insan yok burda yahu.” Annemin elindeki hamam tasını alıp, kafama vurmuştu işte. Kendime geri döndüm 🙂

Obârşia Lotrului adlı cennetteyiz. O kadar sakin ki etraf, peşimizden havlayan birkaç köpecik dışında kimseler yok. O nedenle deneme yanılma yöntemiyle bir kapıyı çalıyoruz ve işte, kalacağımız yeri bulduk. Aslında yola çıkarken amacımız, gün sonunda doğanın ortasında çadırlarımızı kurup, kendimizi tabiat ananın kollarına bırakmaktı. Ancak kalacağımız yere vardığımızda o kadar soğuktu ki, “dilerseniz bungalovlarda ya da evimizdeki kiralık odalarda da kalabilirsiniz” teklifini duyunca, çadır kurma işini biraz daha erteleyerek, sıcak ve tertemiz odalara yerleşmemiz ışık hızında oldu.

Küçük, sevimli bir işletme. Orman köylüsü bir aile, torunlarıyla birlikte çalıştırıyorlar. Kibar, saygılı ve yardımsever insanlar. Çadır alanları ve ağaç bungalov evlerin yanında, bizim kaldığımız gibi birkaç kiralık oda da mevcut. Odalar temiz, yataklar rahat. Tuvalet banyo ortak ama bizden başka kimse olmadığı için çok da sorun etmiyoruz. Odalar sıcak ama nasıl sıcak. Dışarıdaki o soğuğa rağmen “pencereyi biraz aralasak ya” derecesinde. Odada eski tip su karafı, pet şişeye bakıp, ph’ı kaçmış diye düşünmek yok. İçme suyu buz gibi, dağdan geliyor, doldur doldur iç, şifa niyetine. Wi-fi yok, çoğu telefon şebekesi kapsam dışında. Elektrik, su ve ateş var. Daha ne olsun.

Yerleşmenin ardından, tesisimizin yegâne kapalı etkinlik alanı olan salonuna iniyoruz. Günün yorgunluğunu atarken, yol kritiği yapmak, ertesi gün rotasını planlamak ve insanlarla kaynaşmak amacımız. İşletmeci teyzemiz barda, “ne içersiniz diye soruyor” aceleyle. Sonra da “dolap orda, alın işte” tarzı bir şeyler söylüyor kendi dilinde. En azından biz öyle olduğunu düşünüyoruz 🙂 Kendimiz alıyoruz, biçare. Teyzemizdeki bu ani değişikliğin sebebini ise az sonra anlıyoruz. Meğer televizyonda en sevdiği dizinin başlama saati gelmiş ve tonton teyzemiz de bir an önce dizi ile arasındaki engelleri aşmak istiyormuş 🙂 (Bize torunu anlattı bunları).

Teyzemiz ve “kıymetlisi”

TransAlpina için bizce en uygun yer Obârşia Lotrului demiştik. Transalpina (DN 67C) güneyde Novaci’den, kuzeyde Sebeş’e uzanan bir geçit yolu. Aslında planımız “bizce” keyifli kısımların başladığı Ramca – Sebeş arasını geçmekti. Ancak kar nedeniyle Ramca tarafı kapalı. O nedenle Obârşia Lotrului – Sebeş şeklinde ilerliyor olacağız. Bu tip dağ geçitleri çoğunlukla kar, buz nedeniyle kapalı olup, sadece sıcak yaz aylarında ulaşıma açılıyor. O nedenle bahtımızda ne varsa şeklinde ilerliyor olacağız. Yol durumu duyurularını kontrol ettiğimiz romaniatourism.com sitesinden baktığımızda yol açık görünüyor. Ancak hava şartları sürekli değiştiğinden, sitede yazan ile pratik durum arasında epeyi fark olabiliyor. Kaldı ki, kimi köylüler Sebeş’e giden geçidin yer yer kapalı olduğuna dair bilgiler aktarıyorlar. Eğer bu geçidi kullanamazsak “normal” yollara dönmemiz gerekecek. Ya Petroşani üzerinden (150 km.) ya da Sibiu üzerinden (200 km.) Sebeş’e gitmemiz gerekecek. Ama her iki durumda da Transalpina geçişini yapamamış olacağız. Kafalarımız iyice karışıyor. Her işte bir hayır vardır diyerek, oluruna bırakıyor ve dolaptan kendi aldığımız içeceklerimizi yudumluyoruz.

Günün kritiğini yaparken gözüm ara ara teyzemize takılıyor. İçecek diyaloğumuzun ardından kendini attığı sandalyede adeta çivilenmiş gibi oturmaya devam ediyor. Bazen bir sigara yakıyor, arada soru soran kocası ve torununu tersliyor ama gözünü o büyülü kutusundan bir an olsun ayırmıyor. İçimden dedim ki, bazı şeyler hiç değişmiyor 🙂

İstemsizce ben de mucize kutuya doğru bakmaya başladım. Ekran arada karlansa da sesi epeyi açık, kötü dublaj olduğu her halinden belli olan bir dizi oynuyor. Adamlar, kadınlar sürekli bir konuşma, sürekli bir tartışma. Seçebildiğim kadarıyla pahalı arabalar, pahalı kıyafetler, lüks içinde bir ortam ama sürekli bir didişme. Bir süre baktım ve sohbete geri döndüm. Biraz sonra Ertuğrul dedi ki, “Şevval değil mi O?”. “Kim” dedim istemsizce. “Yahu Şevval işte, Şevval Sam.” Daha dikkatli baktım ekrana, gerçekten de O. Birlikte izlemeye başladık şimdi. Karlı ekranın köşesinde tanıdık bir logo; Kanal D Romania. Yersiz yerli dizilerimiz bu dağ başında da bizi yalnız bırakmamış meğer. Şebeke yok, internet yok ama yerli dizimiz var! Tesadüfün böylesine ne demeli.

“Yarın ola, hayır ola” deyip, odalarımıza çıkıyoruz. Çıkmadan dışarıya bir göz atmak istiyorum, sis basmış, göz gözü görmüyor, aşırı soğuk. Hızla odaya kaçıyorum. Yorgunluk ve soğuk etkisiyle anında uykuya dalıyorum. Gürültü ve konuşma sesleri ile uyanıyorum bir süre sonra. Ancak o kadar yorgunum ki, pek de umursamadan uykuma devam ediyorum. Sabah olunca anlayacaktım ki, gece yarısı gelen Cezeta’lı grupmuş seslerin sebebi.

Bir iki saat sonrasında ise, yani neredeyse sabaha doğru tekrar uyanıyorum. Ertuğrul, giyinmiş, çıkıyor. Beni de uyandırmış o arada. Dışarıda gök delinmiş, inanılmaz bir yağmur yağıyor. “ Motorları yan sehpaya alıp, altına tahta destek koymamız lazım” diyor. “Yoksa toprağa gömülüp, düşecekler.” Kendi motorunu halletmiş, benim tahta desteği soruyor. Uyku sersemi anahtarı veriyorum. O kadar yorgunum ki; “Ağabey anahtar burada, bulursan koy desteği, bulamazsan da gömülsün, çıkartırız sabaha” diyorum. Sağolsun, o yağmurda bulmuş ve koymuş 🙂

  22 Mayıs 2019 / Çarşamba

Sabah pırıl pırıl bir güne uyanıyoruz. Kuş sesleri, kocaman ağaçlar, eski bir traktör, sabah oldu diye kendini paralayan horoz bey, gece boyunca yağmurla kim daha çok ses çıkaracak diye yarışan çılgın nehir, dağların üzerindeki sis, taze kesilmiş odunlar, bizimle tur atan köpecikler. Kısaca enfes.

Bir yandan kahvaltımızı yaparken, öte yandan aklımızda aynı soru “Transalpina geçit verecek mi?”. Köylüler emin olmamakla birlikte yolun kapalı olduğunu söyleseler bile, gidebildiğimiz yere kadar gitmeyi kararlaştırıyoruz. “Buraya kadar gelmişken dönmek olmaz.”

Kahvaltı

Kahvaltı sonrası Cezeta’lı grupla konuşuyor ve kendilerinin gideceğimiz güney – kuzey rotasını, kuzey – güney olarak yaptıklarını, yolun genel olarak temiz olduğunu öğreniyoruz. Bu bilgi içimizi daha da rahatlatıyor doğrusu.

Güney kapalı, kuzey kapalı 🙂

Cezeta demişken, hayatımda ilk defa bu kadar tuhaf scooter’lar görüyordum doğrusu. Burun üstü bagajları, garip geometrileri, uzun ve rahat görünen seleleri ve “ben iki zamanlıyım” diye bağıran motor sesleriyle zaman kapsülünden fırlamış gibi duruyorlardı. Yanındaki iki Jawa da cabası. Sanki 1950’lerin sonuna ışınlanmıştık bir anda.

Toplam üç Cezeta ve iki Jawa’dan oluşan beş kişilik Çek gezgin ekip pek konuşkan değildi ne yazık ki. O nedenle uzun uza sohbet etme şansımız olmasa da eve döndükten sonra Cezeta konusunda kısa bir araştırma yapıp, gerçekten var olduklarına ikna olduk 🙂 Ama her halükarda, o kadar küçük motor hacmi, o kadar küçük tekerlekler ve o kadar değişik! yükle Transalpina geçişi yapan bu ekibe saygı duymamak elde değil doğrusu.

Geçmiş ve Modern Zamanlar. Ne mutlu, hepsi yolda…

Yola koyuluyoruz çok geçmeden. Birkaç kilometre tırmandıktan sonra vadilerde ilk kar ile tanışıyoruz. Dün gece hunharca yağan yağmurun faydası, yolları tertemiz yapmış. Kar sadece yol kıyılarında ve tepelerde kalmış. Bu durumda bize de doğanın, yolun ve gördüğümüz manzaraların keyfini süre süre Transalpina geçişi yapmak düşüyor. Peki rotada neler var? Muhteşem manzaralar, temiz hava, bol bol akarsu, küçük şelaleler ve hepsinden önemlisi de bozulmamış doğa var. İçinden geçtiğimiz masal kasabaları da cabası. Kısaca anlatacak olursak bizim için Alpina geçişi bu demek. Uzun zamandır bu kadar temiz, bu kadar keyifli ve bu kadar mutluluk verici bir yolda sürmemiştik. Üstelik sezon açılmadığı için etrafta bizden başka kimseler de yok. Sanki tüm yollar bize ait. Eşsiz doğa cömertçe tüm güzelliklerini sunuyor. Sakin, naif, bakir, dostça.

Yol öncesi kahvesi

Farketmeden obje olursun bazen

Bol duraklamalı ve fotoğraf molalı yolumuz Sebeş’e kadar devam ediyor. Yer yer yağmur eşlik ediyor bize yine. Varlığını unutturmadığın için teşekkürler sana yağmur 🙂 Nihayetinde, yakıt dolumu, öğle yemeği ve kısa bir şehir turu için Sebeş merkeze giriyoruz, damağımızda geldiğimiz enfes rotanın tadı ve keyiften yüzlerimizde tatlı bir sırıtış eşliğinde. Sebeş, güzel, sakin, çok bakımlı olmasa da temiz kalmaya çalışan mini minnacık bir şehir olduğunu fısıldadı kulaklarımıza, kendisiyle geçirdiğimiz kısacık süre içerisinde. Ve dedi ki, “gelecek sefere daha uzun beklerim.”

Öte yandan, geçmişte Osmanlı ve Roma-Cermen orduları arasında Sebeş’te bir savaş yaşandığını ve Osmanlı’nın galip geldiğini de ekliyor olalım.

Fazla vakit ayıramamış olsak da, Sebeş’i pek beğendik. Belki onun da dediği gibi, yolumuzu tekrar düşürürüz, kim bilir? Ama şimdi önümüzde yeni bir hedef var; birkaç saate sendeyiz Transfăgărăşan…

Dördüncü Bölüm İçin Buradan