Yolda On Gün / Halkidiki & Semadirek

Başlarken…

İstanbul’dan yola çıkıp, ilk etabı dışında tamamen doğaçlama gerçekleşen bir seyahatten arta kalanlardır anlattığım. Yıllardır uzun süreli motor gezisi yapmak isteyip, türlü sebeplerden gerçekleşememiş, içimizde ukde kalmış bir heyecanın gerçekleşmesidir. Adeta Ayşecik’in Alpella’ya doyması gibi bir mutluluk barındırır içinde, daha net tanılamak gerekirse; kızgın kumlardan serin sulara atlamak gibidir bizim için.

Esasen tam da bu yüzden alışılagelmiş bir gezi yazısı değildir okuyacağınız. Tamamen kişisel hisler, sübjektif düşünceler, bolca tespit ve sevinç çığlıklarından doğan yüksek atımlı kalp temposuyla yazılmış tanımlamaları barındırır bünyesinde. Nerde ne yesek, nerede konaklasak, ay buraların nesi meşhurmuş ve türevi sorulara cevap vermeyecektir bu yazı.

Edebi kaygılardan ve insanlar ne der telaşından uzak, İstanbul’da başlayan ve on gün sonunda tekrar İstanbul’da biten bir yol hikayesidir anlatılan.

Özetle, bir hikâyem vardı yola dair.

Anlattım…

Bölüm 1 / İstanbul’dan Çıkış :

Kurban Bayram’ı kapıda. Son birkaç aydır süre gelen rota belirsizliği hala devam ediyor. Bir akşam feribotla motorları gönderip Trieste’den Alp’lere gidiyoruz. Öteki akşam Romanya’ya uzanıp Transfagaraşan’ı geçiyoruz. Günler azaldıkça sürekli planlar, sürekli yeni rotalar…

Nasıl oldu, neler geçti o arada hatırlamıyorum. Sadece Cuma akşamı trafiğinde Ertuğrul’un yüklü Tenere’si ile bize gelme mücadelesi kalmış aklımda. Cuma akşamı, uzun tatil öncesi İstanbul trafiği. Hem de yüklü ve yan çantalı Tenere ile. Meşakkatli oldu ama geldi. Sonunda motorları bizim garaja çekmiş ve yola çıkmaya hazır haldeyiz.

Sabaha karşı yolculuk başlayacak. İlk durak Alexandroupoli, sonrasını biz de bilmiyoruz. Yol ve şartlar nereye sürüklerse.

09 Eylül 2016 Cumartesi. Sabaha karşı 05’i 13 dakika geçiyor. Hava henüz tam aydınlanmamış. Site ahalisini uyandırmamaya özen göstererek, düşük devirle çıkıyoruz garajdan. Gece kasklara son dakika monte ettiğimiz intercom’lar açık. Sanki duyacakmış gibi o saatte uyuyan mahalle ahalisi, kısık sesle konuşuyoruz epeyi bir süre…

Yol açık, henüz beklenen bayram konvoylarıyla karşılaşmadık, şükür. Silivri’de kısa bir mola, benzin ve uyanamamış vücutlarımızı uyandırmak için birer kahve. Ardından tekrar yola devam. Gün de epeyi aydınlandı artık, tıka basa dolu araçlarla bayram gezginleri yollarda arzı endam etmeye başladılar. Gerçi kararlaştırdığımız üzere E5’den devam ediyoruz ama yine de dikkatli olmakta fayda var. Marmara Ereğlisi, Tekirdağ derken karnımız da epeyi bir açıktı. Yol boyunca kahvaltı için türlü tesisler var ama daha birçoğu yeni uyanıyor güne, bir kısmı da tıka basa dolu. Hal böyle olunca çok içimize sinmedi. Böylece Malkara’ya kadar devam ettik. Malkara’da güzel bir çorba ve yemek ile karnımızı bayram göçeri kalabalıktan uzak bir şekilde doyurmuş olduk. Arayı uzun tutmadan tekrar yoldayız…

Artık İpsala’ya sınıra çok az bir yolumuz kaldı. Hala beklenen bayram yoğunluğu yok.

Mutluyuz.

Sınırdan çıkmadan depoları bir kez daha dolduruyoruz. Pompacıya göre sınırda kilometrelerce kuyruk varmış. Pek kulak asmadım ama içime de kurt düşmedi değil. Zaten çok da düşünmemize gerek kalmadı. Yola çıktık ve biraz ilerde çılgınca birbirinin üzerine çıkmaya çalışan “tatilci göçer” araç kuyruğunu gördük. Yıllardır birçok defa bu kapıdan Yunanistan’a gidip, geldim ama itiraf edeyim bu kadar uzun bir kuyruk hiç görmemiştim. Abartısız kilometrelerce kuyruk ve beklemekten gözü dönmüş insanlar. Sağolsun, düzeni sağlamakla görevli trafik polisi bize yol gösterdi ve araçların aralarından geçerek sınıra doğru ilerlemeye başladık. İşin garibi, zaten hava sıcak, motorlar yüklü ve dolayısıyla normalden daha geniş. Araçlar üst üste olduğundan kimi zaman aralardan, kimi zaman şarampole düşmeden yolun dış kısmından ilerlemeye çalışıyoruz. O esnada aracının kapısını açıp, kasıtlı olarak geçmemizi engelleyenler mi dersiniz, biz duruyorken siz niye gidiyorsunuz diye laf atanlar mı dersiniz, tarifi mümkün olmayan garip haller içerisinde nihayet vardık kapıya. Uzun tespitler yapmak istemiyorum ama toplumun ruh halini ne anlatmak mümkün, ne de anlamak. Bu tahammülsüzlük niyedir, nedendir bilinmez. Oysa hepimiz tatile gidiyorduk. Gezmeye, eğlenmeye, dinlemeye. Yazık…

Şükür, Yunan kapısına vardık.

Velhasıl sınırı zor da olsa geçtik. Hemen çıkıştaki kafeteryadan düşen şekerimiz ve tansiyonumuzu dengelemek için gerekli takviyeyi yaptık ve tekrar yola koyulduk. Hedefimiz Alexandroupoli Camping. Sınırın bu tarafı huzur demek. Kapıdan çıkan ve yıldırım hızıyla “tatile” giden vatandaşlarımızı saymazsak, her şey yolunda. Çok geçmeden kampa vardık.

Kampa giriş

Arkadaşlarımızla buluşup, çadırlarımızı kurduk. Ve gün bitmeden denizdeyiz. Ohh, çok şükür. Tüm yorgunluğumuza ve yaşadığımız gerilime ilaç oldu adeta denizin kısmi bulanık ama serin suları.

İşte şimdi tatil başlıyor…

Ertuğrul, Derya, Orhan ve Özgür

Bölüm 2 / Yanıyorum a dostlar :

İlk akşam kampingde hoş bir sürpriz bizi bekliyor; kamptaki restorandan çıkıp, salına salına çadırlarımıza doğru gidecekken belli belirsiz bir sima takılıyor göz ucumdan. Kafamı çevirip geriye iyice bir bakış atıyorum, şaka gibi; Selanik tarafından dönen Tolga Ağabey ve Buket Abla restoranın bahçesinde bir masada demleniyorlar. Hemen yanlarına oturuveriyoruz. Sofra zaten kurulmuş, mükellefe biz de ortak oluyoruz. Onlar tatili bitirip İstanbul’a dönüyorlar, biz onların geldiği yöne tatile gidiyoruz. Çok hoş bir tesadüf oldu. Keyfimize keyif kattı.

Buket ve Tolga Büyüköner çifti ile vedalaşma

Sabah erkenden hazırlıklarımızı yapıp, yola koyulmak istiyoruz. Artık iki motor bir de otomobil olarak yola devam edeceğiz. Benim dünden bu yana bir ısı sorunum var gibi. Dün çok zor bir yolculuk oldu. Sürekli dur kalk, artan hava sıcaklığı derken gereğinden fazla ısındı makina ve sürekli fan açtı. Bu sabah duruma bir bakalım, ona göre karar verelim diyoruz.

Şehir içinde sevdiğimiz börekçide güzel bir kahvaltının ardından yola koyulacağız ama önce F650GS’in ısı durumuna bakalım istiyorum; durum parlak değil…

Rotamız Halkidiki, Sithonia Bölgesi. Ama kafamda soru işaretleri var. Bu halde o kadar yolu gidebilecek miyiz?

En iyisi biz iki motor sahil yolu ve yan yolları takip ederek yola devam edelim. Orhan ve Derya ise otomobil ile ana yoldan basıp gitsinler. Bir sorun olmazsa Selanik’te buluşacağız.

Yola çıktık, sürekli bacağıma gelen yoğun bir sıcaklık var ama çok şükür motorda hiçbir sorun belirtisi yok. Belki de bana öyle geldi diyorum ve intercom’dan anons ediyorum çetenin geri kalanına; “biz de ana yoldan geliyoruz. Bir sorun olursa, onu da o zaman düşünürüz artık”…

Ana yoldayız. Birbirimizi kollayarak gidiyoruz. Ben 90 km/h ile çok zorlamadan gidiyorum. Ama yol sıkıcı, bitmiyor o şekilde. Bakıyorum motoruma durumu iyi, soruyorum kendisine “nasılsın, gazlasak gidebilir misin?” diye. “Canına bile okurum” diyor bana, Almanya’da üretilip, artık gayet Türk olmuş mavi yoldaşım. Kademeli olarak gazlıyor ve birbirimizi yokluyoruz. Her şey yolunda, o halde yola devam.

Su ve yakıt molası

Bol molalı, bazen düşük bazen yüksek tempolu bir sürüşle Selanik’e varıyoruz. Artık oturup, adam akıllı bir şeyler yeme zamanı. Selanik’te yine turistik olmayan bir yerde karnımızı güzelce doyuruyoruz. Hatta fazla bile doyurmuş olabiliriz, zira hafiften bir uyku da basmadı değil hani. Ama gideceğimiz yer efsane. Yıllardır niyet edip bir türlü fırsat bulamadığım bir yer. İsmini söylemek biraz zor olsa da özellikle “rallinin ralli olduğu dönemlerde” yapılan Halkidiki Rallisi’nden aklımda kalan bir yer ve muhteşem bir doğa bizi bekliyor. Gerçi Ertuğrul daha önce gördü buraları ve rotayı da gayet iyi biliyor. Ama benim için bir ilk olacak.

Yemekler silip süpürülmüş, mutluluk tarifsiz

Uykum bir anda dağlıyor ve hücrelerimden yükselen bir ses diyor ki; geliyorum işte sonunda, bekle beni Halkidiki…

Bölüm 3 / Halkidiki :

İtiraf etmeliyim ki Selanik Sithonia arası dünyanın en güzel yolu değil. Hatta bir parça da sıkıcı. Aslında rota planı yaparken, ana yollardan ziyade tali yollar ve değişik manzaralar eşliğinde ilerlemeyi planlarız çoğunlukla. Ancak bu sefer, benim hararet sorunum ve ekipteki yorgunluğu da düşününce ana yoldan kampa ulaşmak en doğru seçenek gibi geldi bize.

Akşamüzerine doğru bol molalı ama keyifli yolculuğumuz kamp alanında sona erdi. Resepsiyondaki hoş, bir o kadar da mesafeli ablayla bürokratik işlemleri çabucak tamamladık ve çadırlarımızı hızlıca kurduk. Zaten yeterince terliydik, çadırları kurana kadar da tek bir kuru yerimiz kalmadı haliyle. Bu durumda yapacak tek şey var; doğruca denize atlamak. Biz de öyle yaptık. Havanın kararmaya başlamasına ve çıkan esintiye aldırmaksızın Ege’nin enfes sularına kendimizi bırakıverdik. Ve işte yine bir sıfırlanma anı daha. Terapi adeta. Pamuk yumuşaklığındaki suyun içinde sonsuz özgürlük hissi. Ne kadar şükür etsek az. Deniz Ana’nın şefkatli kolları ve eşsiz bir doğal güzellik.

Çok yaşa sen Halkidiki…

Ertesi sabah güzel bir kamp kahvaltısından sonra Ertuğrul ile yarımada keşfine çıktık. Benim hararet korkumdan dolayı ikimiz de Tenere ile gideceğiz. Bu sefer ben yolcu olmanın keyfini sürerken, Ertuğrul da bana katlanmanın acısını çekecek.

XT 660Z Tenere

Gün boyu yarımadayı epeyi bir gezdik. Alternatif kamplara baktık, neler yapılır, nerede ne var onları gördük. Çok güzel yemekler yedik. Ama benim için en önemlisi, çocukluk yıllarımdan bu yana dikenlerin arasından elimi uzatıp böğürtlen yemediğimi hatırlamak oldu. Sahilde bulduğumuz böğürtlenlik alanda Ertuğrul fotoğraf çekip, çevreyi gezerken, ben bol bol böğürtlen yedim. Ellerimi dikenlere çizdirdim, böğürtlen yerken gelen seslerden korktum, yılan mı var diye. Ama yine de yemeye devam ettim. Aynı çocukluğumda olduğu gibi. Kısa bir anlığına da olsa çocukluk günlerime dönmek, paha biçilmezdi doğrusu…

Büyük resim için tıklayınız.

Gezimiz bitmiş, artık kamp alanına dönme yoluna koyulmuştuk. Şaka maka arkada oturmak da çok sıkıcıymış aslında. Daha önce kısa süreliğine motorda yolcu koltuğuna oturmuştum ama bu sefer biraz uzun oldu. Ben de bol bol huysuzluk yaptım haliyle. En son “susadım” diye tutturup, zorla bir benzinciye soktum Ertuğrul’u. Hayat tesadüflerle dolu. Su aldık ama para ödeyecek kimse yok. Dükkânın kapısında beyaz plastik bir sandalyede suratsız ötesi bir teyze var yalnızca. Bir iki soru sordum, anlamadı. Gayet normal, teyze İngilizce biz de Rumca bilmiyoruz. Ama teyzenin vücut dili de “niye durdunuz burada” diye bağırıyor adeta. Ben, parayı ver de gidelim diye dürterken, Ertuğrul teyze ile bir garip dilde iletişim kurmaya başladı. Biraz dinleyince “Sülüman, Sülüman” dediklerini işittim. Anladım ki bizim diziler burada da izleniyor ve biraz önce sirke satan suratlı teyzenin yüzünde gülücükler açmasına sebep oluyor. Sonra nasıl olduysa, her birimiz kendi lisanımızda teyze ile kısa süre muhabbet ettik. Hayat ne garip…

Bu arada, daha teyze çözülmemiş, ben elimdeki Euro ile teyzeye bakarken, Ertuğrul’da benzinci kılıklı yerin aynı zamanda nalbur olduğunu görmüş. Tuhaf ki ne tuhaf. Ve aylardır Tenere için aradığı paslanmaz çelik kilitli kancayı, hem de tam istediği ebatta burada bulmuş ve hemen almış. Üstelik son derece uygun bir fiyata. Diyorum ki bazen, belki de sırf bunlar gerçekleşsin diye huysuz yaratılmışım ben.

Garip ama mutlu eden tesadüfler sonrası kampa mutlu mesut döndük. Deniz yine kollarını açmış, bizi çağırıyor. Hiç gitmemek olur mu? Acıkana kadar yüzdük. Hem de ne yüzme. Ellerimiz buruş buruş olana kadar.

Akşam kamp ocağında yapılmış güzel bir yemek. Uzo ve biralarımız da yanımızda. Bir de Ümmü Gülsüm’den Inta Omri’yi açıyoruz fonda. Değme keyfimize. Dostlarla böyle bir akşam, böyle bir ambiyans. Daha ne ister ki insan.

Bir kere daha söyleyeyim; şükürler olsun, sonsuz şükürler…

Bölüm 4 / Selanik’te bir haller :

Birkaç gün boyunca doya doya Halkidiki’nin tadını çıkarttık. Bu sabah toplanma ve tekrar yola çıkma vakti. Arkadaşlarımız bizden ayrılarak, İstanbul’a dönüyorlar. Biz ise tatile devam. Tekrar iki motor yolda olacağız. Kamptan çıkarken Selanik’e kadar birlikte gidip, oradan ayrılmayı planlamıştık. Benim ise hararet sorunu hala içimi kemiriyor. En güzeli Selanik’te BMW servisine gidip, durumu inceletmek. Eğer uzun sürerse bir gece Selanik’te kalıp, şehri yaşarız. Erken biterse yola devam ederiz. “Ya kısmet” diyerek çıktık yola.

Tatlı görünce dayanamayanların molası

Hava sıcak, yoğun şehir trafiğinde dur kalklarla ilerleyerek sonunda ulaştık BMW Selanik servisine. Pek bir süslü ve kibirli personel, paket teslimatına gelen moto kurye muamelesiyle bizi motosiklet kısmına yönlendirdiler. Görevli arkadaş yerinde değilmiş, biraz beklemeliymişiz. Yaklaşık yarım saat bekledik. Bu arada klimalı ortam da iyi geldi hani. Derken, görevli arkadaş geldi. Motorun başında meramımızı anlattık. İlk söylediği şey “bu motordan bende de vardı” oldu. “Tamam” dedim, “damdan düşenin derdinden damdan düşen anlar. Şimdi tüm sorunlarımız çözülecek, ben de içim rahat yola devam edeceğim.” Fakat gel gör ki kazın ayağı öyle değilmiş;

Görevliden gelen bomba soru;“motoru ne zaman aldın?”
Ben: Yaklaşık dört yıl oluyor. Neden sordunuz?
Görevli : İlk defa yazın kullanıyorsan normaldir. Hava sıcak, fan çalışır.
Ben : Dört yaz bu aracı kullandım ve bolca kilometre yaptım. Anormal bir durum olmasa zaten size gelmezdik. Değil mi?
Görevli : Bilemem. Arıza ışığı yanmadığına göre bir sorun yok. Arıza ışığı yanarsa gel bakalım.
Ben: İyi de arıza ışığı yandığında zaten iş işten geçmiş olacak. Motor yanınca mı bakacaksınız?
Görevli : Şu anda başka bir şey yapamam.

Orada artık motorumla birlikte ben de hararet yaptım! Diğer ilgililerle konuştuk, motordan anlayan? başka görevli yokmuş. Sadece bu arkadaş yardımcı olabilirmiş. Vesaire, vesaire…

BMW Selanik

Sözüm ona güvenilir, global ve Avrupa’da kolayca yardım alabileceğim bir marka motosiklet kullanmanın rahatlığını yaşıyorum. Ne yazık ki yok öyle bir şey. Diğer yerleri bilemem ama koskoca Selanik BMW bize yardımcı olmadığı gibi, bir de sabrımızı sınadı. Daha fazla yapacak bir şey olmadığını idrak ettikten sonra bir karar verdik; gidebildiğimiz kadar gidecektik. Sonuçta motor benimdi ve risk de bana aitti. Eğer yol boyunca başımıza hararet ile ilgili bir sorun gelirse, onu da o zaman düşünürüz diyerek yola devam kararı aldık. Ama BMW Selanik’in bize yaptığını da unutmadık, dönüşte ilgili yerlere bildirmek üzere aklımızın bir köşesine not aldık.

BMW Selanik, yaptıklarını not aldık

Ertuğrul Balkanlar’a doğru gitmek istiyor ama ben motorun bu halinde daha da uzaklaşmak istemiyordum. Sonunda zor da olsa bir kararda buluştuk. Selanik’in tepelerinden, yeni yollar keşfederek gün sonunda Thassos’a gideceğiz. Hem eşim de bayram tatili sebebiyle Thassos’ta. Bu vesileyle onu da görmüş olacağım.

Şehir’den Selanik’in tepelerine doğru tırmanmaya başladık. Gerek manzara, gerekse evler giderek güzelleşmeye başladı. Hatta bir noktada Bursa Çekirge’nin o güzel zamanlarındaki gibi şeker mi şeker caddelerden geçtik. Ne kadar moral bozucu, ne kadar sıkıcı olsa da az önce yaşadıklarımız, bu manzaraları ve mutlu insanları görünce istemese de mutlu oluyor insan.

Korenia ve Volvi göllerinin alt ucundan, Stavros üzerinden tamamen sahil yolunu takip ederek ilerliyoruz. Teknolojik açıdan çok gelişmemiş fakat tertemiz köyleri / kasabaları bırakıyoruz arkamızda. Üstelik bizi gördüğünde gülümseyen tatlı insanlarıyla.
Yolda kocaman bir aslan anıtı görüyoruz.

Bilgi;
https://en.wikipedia.org/wiki/Lion_of_Amphipolis

Daha evvel bu yolu hiç kullanmamışız ikimiz de. O nedenle devasa heykel ilgimizi çekiyor. Hemen duruyoruz. Bir dizi turist otobüsü de durmuş, fotoğraflar çekiliyor, ayaküstü sohbetler ediliyor. O sırada yağmur da çiselemeye başlayınca anıtın fotoğraf çekilmemiş açısını bırakmayan turistleri alarak, yola koyuluyor otobüsler bir biri ardına. Şimdi anıt bize ve yanımızdaki Fransız aileye kaldı. Biz de bol bol fotoğraf çekiyoruz, anıtın tarihçesini okuyoruz. “Vay be bu aslan gerçek olsaydı” türü geyikler çevirdikten sonra yola koyuluyoruz.

İlk istikamet Keramoti. Ardından feribot iskelesi.

Keramoti

Laf aramızda Thassos’u da özeldim ama eşim gözümde tütüyor.

“Daha hızlı kaptan amca, sürprizim bozulmadan varayım adaya…”

Bölüm 5 / Kayıp Ada :

Meşhurdur, salamura gibi üst üste araçları yerleştiren feribot personeli buraların. Ama bu sefer feribot boş. Bayram ortası, adaya gelen gelmiş, yerine yerleşmiş. Sadece biz, bizim gibi zamansız gelenler ve yerel halk var gemide. Dolayısıyla rahatız. Feribot personeli de bu sefer pek sevimli. Motorlarımızı güzel ve korunaklı bir cebe park ettiriyorlar bize. Adaya doğru yavaş ama kararlı ilerlerken feribotumuz, sancak taraftan da güneş alçalmakta ağır ağır. Vapurun sağ tarafındaki koltuklara oturup, akşam güneşinin bize vurmasını sağlıyoruz. Hile yaptık ama kimse itiraz edemez artık, güneş bile şahit güzel olduğumuza.

Adaya varmak üzere

Feribot neşesi

Adaya daha önce birçok kez geldim. Ama her seyahatimin özellikle okullar kapanmadan önce olmasına ve bayram tatili dönemlerine denk gelmemesine çok dikkat ettim. Böylece ada daha “bakir” ve “yaşanabilir” oluyordu. On günlük bayram tatili dolayısıyla adanın vatandaşlarımız tarafından popüler hale gelmiş olacağını tahmin ediyorduk aslında.

Vapurdan indik, doğruca bizimkilerin kaldığı otele gittik. Kısa bir hoş beş faslından sonra akşam yemeği için liman bölgesine gitmeye karar verdik. Onlar önde arabayla, biz arkada iki motor merkeze vardık. Ancak gel gör ki, her yer Türk plakalı araç kaynıyor. Daha beteri kaldırımlarda bile park edecek yer bulmak mümkün değil. Zar zor bir boşluk bulup, motorları park ediyoruz. Ada dolu, hem de tıka basa. Normalde cıvıl cıvıl olmasını beklediğimiz bu kalabalık, nedense birbirine küskün. Restoranlardan gelen seslerden, yolda yürüyen insanların suratlarına kadar bir mutsuzluk hali dolaşıyor adada. Adanın yerlisi de bir o kadar mutsuz. Ne ola ki bu tuhaflığın sebebi?

Aslında cevap gayet net. Bilmiyoruz;

Eğlenmeyi, neşeli olmakla gürültücü olmanın arasındaki farkı, özgürlükle başkalarının özel alanlarına tecavüz etmenin arasındaki farkı, rahatlıkla pervasızlık arasındaki farkı, saygıyı, sevgiyi, bizden başkalarının da bizim gibi eğlenmeyi hak ettiğini, vesaire, vesaire…

Ne yazık ki bilmiyoruz.

Farkındayım, bunları söylemek hiç hoş değil. Biz çok kötüyüz de başkaları çok mu iyi. Elbette değil ama gözün gördüğünü de söylemek lazım. Bu kendini bilmez, kendinden başkalarına yaşam imkânı bırakmayan “vahşi cahillik” hepimizin sonunu getirecek. Biraz daha saygı, biraz daha özen, bir parça daha insan olmaya çalışmak yeterli aslında hayatı daha yaşanır kılmaya.

Ne yediğimiz akşam yemeğinden keyif aldım, ne de çok sevdiğim adadan. Sadece doğal güzellikler değil, esasen içindekilerdir yaşatan mekânları. Gördüğüm odur ki, adayı elbirliği ile yok etmişiz. En azından bu bayram tatili boyunca.

Biz mutsuz, ada yerlisi mutsuz…

Hatta acı bir tesadüf eseri ama doğa da mutsuz. Adada daha çok yeni bir dizi yangın çıkmış. Adanın tepelerinde hala kısmen alevler görünüyor. Köylülerden aldığımız bilgiye göre, bir dizi yıldırım sonucu dokuz farklı yerde yangın çıkmış. Biz gittiğimizde büyük oranda söndürülmüştü yangın. Geride kalansa simsiyah bir orman, dayanılmaz is kokusu ve havada uçuşan küller.

Geceyi merkeze yakın bir kampingte geçirdik. Ve sabah ilk vapurla adadan ayrıldık.

Çok üzüldüm. Ada’ya çok üzüldüm, kendime çok üzüldüm. İnsanımız adına çok utandım.

Elbirliği ile güzelim adayı kendimize benzetmişiz, ne yazık! Yangının etkileri elbet geçer. Ağaçlar yine yeşerir, hayvancıklar yine koşturur o ağaçların aralarında. Ama bizim vahşi cahilliğimiz devam ettiği sürece daha çok ada kaybederiz. Benim için artık kayıp bir adadır Thassos. Bizim vahşiler suyunu çıkarsın, sonra yine bize kalır bir gün umarım.

Bize rağmen kaybolma, bize rağmen ayakta kal Thassos…

 

Bölüm 6 / Bulgaristan’a mı gidiyoruz yoksa? :

Kaçarcasına feribota binip, anakaraya varıyoruz. Hedefimiz yine belirsiz. Aslında adada daha uzun kalıp Alexandroupoli üzerinden eve dönmekti niyetimiz. Ama malum olaylardan sonra yeni rota yapma gereği doğdu. Bir süredir Bulgaristan’ı keşfedelim istiyorduk. Aklımızda Bulgaristan, Xanthi’ye (İskeçe) doğru ilerlemeye başladık. Tabii ki yine ara yollardan, yine bol manzara görecek şekilde. Peşi sıra Komotini (Gümülcine). Yol gittikçe güzelleşiyor ya da biz yolda oldukça güzelleşiyoruz. Ne olduğu çok da mühim değil, sonuçta iyi hissediyoruz. Yol üstünde Türk köylerinden geçiyoruz. Bu köylerden birinde mola verip, köy kahvesine konuk oluyoruz. Güzel birer kahve söyleyip, kapı önündeki masalardan birine oturuyoruz. Yanımıza bir amca yaklaşıyor, elbette Türk. Kısa hoşbeşten sonra epeyi bir muhabbet ediyoruz. Aksanı gayet güzel, dilde çok kayma yok. Bunun sebebi sürekli İstanbul’a gidip gelmeleriymiş amcanın anlattığına göre. Aslında buradaki Türkler’in bir ayağı İstanbul’da. Çoğunun birinci ya da ikinci dereceden yakınları İstanbul’da yaşıyormuş. Hal böyle olunca da dil çok az erozyona uğruyor. Amca ile sohbet etmek güzeldi. Bizim için de keyifli bir mola oldu.

Rota Bulgaristan. Komotini’den Bulgaristan’a geçmek için yaklaşık 25 kilometre ötedeki Makaza Sınır Kapısı’na gitmek gerekiyor. Çok uzak değil, hızlıca kapıda olabiliriz. Ama esas hedefimiz Karadeniz kıyısındaki tatil yöresi Burgas. Makaza ile Burgas’ın arası yaklaşık 400 kilometre. Epeyi bir yol var. Burgas öncesi bir yerlerde de kamp yapmak çok içimize sinmiyor. Her ne kadar eski kötü şöhretinden uzak olsa da Bulgaristan hala Bulgaristan bana göre.

Yine benim huysuzluğum devrede. Durup, ayaküstü bir hesap yapıyoruz; önümüzde var yaklaşık 450 km. Burgas’dan önce konaklamak istemiyorum. Burgas uzak, karnımız aç, sinirlerimiz gergin. Bir yandan sıcak bastırmış. Üstelik aklımızda da bir süredir konuştuğumuz Semadirek’e gitsek mi soruları. Bir de bunun üzerine “Karadeniz’i Ege’ye tercih mi edeceğiz Ağabey“ diye sorunca, hızlıca yeni rota belli oluverdi; Semadirek, yani orijinal adıyla Samothrace.

İyi de biz Komotini’deyiz. Yani denizden bir miktar uzaktayız. Daha önceden telefonuma kaydettiğim Samothrace feribot tarifesine bakıyoruz birlikte. Kalkışa çok az bir zaman var. Ama yeterince tempolu gidersek yetişmemiz işten bile değil. Bakıyorum Ertuğrul’a o da kararlı. Yaradan’a sığınıp basıyoruz marşa. Gerçi benim ısı sorunum hala devam ediyor. Ama sağolsun sevgili motorum beni hiç üzmeyecek gibi gidiyor maşallah. Yine de kontrollü fakat tempolu bir sürüşle geride bırakıyoruz mesafeleri.

Kalkışa on beş dakika kala feribot iskelesine adeta tek teker giriyoruz. Hemen biletleri alıyor ve alnımızdaki teri siliyoruz. Araçları feribota almaya başlamışlar, birazdan kapak kapanacak. Tamam da gel bunu midene anlat. Açız, hala açız. Bu açlıkla iki saat daha yol gitmek bizi bitirir. Hem de feribotta kös kös oturarak. Keskin gözlerimle etrafı tarıyorum. İlerde restoran / kafeterya tarzı bir yer var. Uçarak gidiyoruz. Ayaküstü atıştırıp, olmadı paket servis alıp çıkmak için. Mekan güzel, rahat ama çalışanların hiç mi hiç acelesi yok. Gerçi tüm Yunanistan böyle. Hatta İspanya da, hatta İtalya da, uzar gider bu liste.

Neyse, kan ter içinde restorandan içeriye girip, menüyü isteyip, beş dakika içinde o iki sandviçi nasıl paket yaptırdık, onlar bunu nasıl yaptı, yapanlar dahil kimse anlamadı. Ama sonuçta biz o vapura bindik.

Üstelik yemeklerimiz de yanımızda olarak…

Bölüm 7 / Ahirette iman, dünyada mekân:

Feribota bindik. Gideceğimiz mesafe 27 deniz mili, bu da mevcut şatlarda iki saat yol demek. Deniz çalkantılı, açığa çıktıkça daha da çalkantılı olacağı kesin. O nedenle motorları bağlamak gerekiyor. Gemideki görevlilerle birlikte motorlarımızı gemi duvarındaki kancalara sicimlerle sabitliyoruz.
İçerisi tam bir panayır yeri; biz sabitleme yaparken dibimizden, hatta nedeyse sıfır mesafemizden tırlar giriyor gemiye, üstelik geri geri. Çünkü gemide tek kapak var ve mecburen biniş yönünün tersine inmek gerekiyor. Bir yandan da manevra alanında, üst kattaki koltuklarda güzel yerleri kapmak için bir birleriyle kıyasıya yarışan yolcular, yassı kasalarında sebze meyve ve adanın tüm ihtiyaçlarını taşıyan kamyonetler, yumurta sepetleri ile silme istiflenmiş küçücük motosikletler var. Uzun lafın kısası, tepesinde tavuklar bağlı köy otobüsünün denizdeki halinde gibiyiz.

Feribotumuz yükünü alıp ağır ağır limandan çıkarken, biz de başlıyoruz adaya dair varsayımlarda bulunmaya. Küçük çaplı bir araştırma yaptığımda adada iki adet kamping olduğu, birinin özel, diğerinin ise belediyeye ait olduğunu öğrenmiştim. Planımıza göre her iki kampı da görüp, en çok hangisini beğenirsek onda kalacağız. Bir an önce çadırlarımızı kurup denize girmek istiyoruz. Zira sıcaktan ve koşuşturmaktan oldukça yorulmuş durumdayız.

İki saatlik bir yolculuğun ardından feribotumuz limana giriyor. Neredeyse gözü kapalı halde yapılan yanaşma ve bağlama manevrasının peşi sıra kapak açılıyor. Ve artık adadayız.

Limanda navigasyonu açıp kampingleri bulmaya çalışıyoruz ama navigasyon pek çalışmak istemiyor. Çünkü adada telefon şebekesi oldukça zayıf, hatta yer yer şebeke yok. GPS üzerinden kontrol ediyoruz, onda da konumlar bulunamıyor. Elektronik cihazlarla boğuşmak yerine, en eski yöntemi deniyoruz; restoranlardan birinde çalışan ablaya adres soruyoruz. Bildiği kadarıyla tarif ediyor. Biz de yola koyuluyoruz. Sonradan anlayacağız ki, zaten ada o kadar da karmaşık değil. Hepi topu birkaç tane yol var.

Ertuğrul önde ben arkada kampinge doğru ilerliyoruz. Bir yandan da meraklı gözlerle adayı inceliyoruz. Biraz esinti var, deniz de çok keyifli değil. Thassos faciasından sonra güzel bir adaya gelmiş olmayı umuyordum ama ilk izlenimlerim pek de umut verici görünmüyor. Bir süre ilerledikten sonra nihayet ilk kamp alanının levhasını gördük ve içeri girdik. Ancak şaka gibi;

Kamp alanından ziyade Küçüksu Çayırı’nın İkinci Köprü inşaatı için talan edildikten sonra kalan hali karşımızda adeta. Ne bir tuvalet, ne de bir tesis var. Sadece deniz kıyısında dalgaların getirdiği bir ağaç kütüğü ve kaçıncı el oldukları bile unutulmuş birkaç tane kurulu çadır. Öyle bir mekân ki burası, hippi adası dedik ama marihuana tarlasının tamamını içse bile insan, burada konaklayacak kafayı yapmak imkânsız neredeyse. Sahile kadar yürüdük, dalgaların getirdiği ve kampta bulunan en hijyenik nesne olan kütüğün üstüne oturup, bir süre boş boş denizi seyrettik. Bu kadar yol geldikten sonra kamping olarak bildiğimiz yerin “toplama kampı” şartlarında olduğunu görmek epeyi sarstı bizi. Kısa bir şaşkınlığın ardından hızla tekrar yola koyulup, diğer kampa doğru ilerlemeye karar verdik. Ne de olsa bu özel işletme kampıydı. Muhtemelen belediyeye ait olan, gitmekte olduğumuz kamp çok daha düzgün, en azından kalınabilir olmalıydı.

Bir süre sonra diğer kamp olduğunu tahmin ettiğimiz yere ulaştık. Burası bir öncekine göre daha düzenli, intizamlı yapılmış, içinde tuvaletleri, karavanlar ve çadırlar için ayrılmış yerlerin bulunduğu son derece planlı bir alan–mış. Mış diyorum, çünkü bu saydıklarım sanırım yirmi yıl kadar öncesinde kalmış. Nasıl bir yer olduğunu şöyle tarif edeyim; vakti zamanında tek kanallı TRT yıllarında, Uğur Dündar’ın baskına gittiği yetimhaneler, kimsesiz çocuklar yurdu ya da akıl hastaneleri gibi yerleri hatırlayın. Hani tuvaletleri pislik içinde, suyu akmayan, bakımsızlıktan ve ilgisizlikten insanı dehşete düşüren yerler. İşte oraları beşle çarpın. Şimdi tam burayı tariflemiş olursunuz. Terk edilmiş, sadece evsiz birkaç kişinin yaşadığı mekân haline gelmiş bir yerden bahsediyorum.

Fiili olarak sokakta kalmış durumdaydık. Hava yavaş yavaş kararmaya başlamıştı ve işin kötüsü etrafta başımızı sokabileceğimiz hiçbir yer yoktu. Son çare telefonu açtım ve Booking.com üzerinden adada otel / pansiyon ya da ne bulursak aramaya başladım. Gel gör ki, bu kadar yorgunluk ve hayal kırıklığının üzerine telefonumda şebeke yok. Çıldırmak işten bile değil.

Tekrar yola çıktık. Telefonun çektiği ve internete girilebilecek bir yer bulana kadar ilerliyoruz. Çok şükür kısa bir süre sonra internetimiz oldu. Hemen yüksek puanlı / çokça tavsiye edilmiş bir otelde rezervasyon yaptırdık. Sonunda bu geceyi sokakta geçirmeyecektik ne de olsa. Adresi navigasyona girip, tam gaz otele doğru sürmeye başladık. Yirmi dakikalık bir yolculuk sonrası navigasyonun bizi götürdüğü yer, toprak, çakıl karışımı bir mahalle arası yolun sonunda, iki katlı bir evin arka bahçesi oldu. Üstelik hava da karardı ve burada sokak lambası yok. Bir de etrafta toraman boy köpekler var ve hiç de iyi niyetli havlamıyorlar. Çaresiz tekrar limana iniyoruz, yerel halka / esnafa adres soruyoruz. Her defasında ayrı bir yere yönlendiriliyoruz. Üstelik otelin adını ve adresini gayet Kiril alfabesi şeklinde telefondan gösteriyoruz ama nafile. Özetle, hap kadar ada merkezinde tüm beton, toprak, çakıl, deli gibi eğimli, tarladan hallice ne kadar yer varsa girip çıkıyoruz. Artık pes etmek üzereyiz ve gerginlikten önümüzü görecek halimiz kalmamış. İkimizden de dumanlar çıkıyor. En sonunda bir amca bize doğru yolu gösterdi. Hemen otele gittik ve motorlarımızı park ettik. Artık bir an önce duş almak ve ayaklarımızı uzatıp yatmak istiyoruz. Biz istiyoruz da çilemiz henüz bitmemiş; otelde kimseler yok. Defalarca zili çalıyoruz, telefonla arıyoruz ama kapı duvar. Resmen otelde kimse yok. Üstelik rezervasyonumuz teyit edildiği ve ödeme kredi kartından peşin alındığı halde. Tarifi imkânsız bir sinir halindeyiz, hışımla ve yakası açılmamış türden küfürler eşliğinde motorlarımıza binip tekrar limana dönüyoruz.

Artık tek bir adım atacak halimiz yok. Bir restorana oturuyor, daha doğrusu sandalyeye yığılıyor ve iki soğuk bira söylüyoruz. Bu arada elimde telefon, bir sonraki otele rezervasyon yapıyorum. Üstelik çok yakınımızda ve ulaşımı da çok kolay. Biraz soluklanıp, tansiyonumuz yerine gelip, sinir seviyemiz normale yakın hale gelince tekrar yola koyulup, bir buçuk dakika içinde otele varıyoruz. Hemen motorları park edip, çantalarımızı yanımıza alıp odamıza yerleşiyoruz.

Hele şükür…

Bölüm 8 / Sen gelme ne olur! :

Yan yatakta yatan Ertuğrul’un gök gürültüsünü kıskandıran horlama seslerini saymazsak, oldukça deliksiz bir uyku sonrası pırıl pırıl güneşli bir sabaha uyandığımı söyleyebilirim. Otelimiz tam da denizin kıyısında, balkonumuzda muhteşem bir manzara. Cıvıl cıvıl kuşlar şarkılarını söylüyorlar. Erken kalkıp, adayı keşfetme günü bugün. Güzel bir uykunun üzerine güzel bir kahvaltı yapıyoruz, deniz manzarası ve kuş sesleri eşliğinde. İşte şimdi bambaşka bir adada gibiyiz.

Motorlarımıza biniyoruz fakat bu sefer biraz daha hafifiz. Hem çantalarımızı otelde bırakmanın rahatlığı, hem de adada motor pantolonu yerine şort giymenin ferahlığı ve ayaklarda sandaletlerin verdiği tazelik hissi. Adada trafik yok, biz de mantıksız hareketler yapmadığımız sürece oldukça güvendeyiz bu kıyafetlerle bile. Biraz da tatilde olduğumuzu anlayalım artık. Ferah ferah, püfür püfür ada keşfi başlıyor.

İlk etap, dün geçtiğimiz kamp yollarından Therma. Termal kaynakların bolca bulunduğu ve adanın geri kalanında olduğu gibi ağaçlarla iç içe bir yer burası. Yine son derece küçük fakat sevimli bir yer. Bir de şirin mi şirin kafesi var tahta masalı ve tahta sandalyeli. Oturup bir şeyler içiyoruz. Maksat güzel havanın, huzurun ve bizim gibi insanların arasında olmanın tadını çıkartmak. Burada zaman çok yavaş akıyor. Kimsenin acelesi yok, kimsenin kimseyi bunalttığı yok. Herkes huzur peşinde, herkes sükûnetin hazzında, herkes kendi hücrelerini yeniliyor bilerek ya da hiç farkında olmadan. Özetle damarlarımızdan huzur aktığını hissettik. Üstelik benim için bir güzel yanı daha var buraların; telefon çekmiyor. İstesem bile işe dair sorunlardan anlık haberdar olamamak paha biçilemez doğrusu. Daha da mutluyum, yalan yok 🙂

Therma’nın ardından yakınımızdaki şelaleyi görmek ve şelale göletlerinde yüzmek istiyoruz. Hedefimiz Fonias. Fonias’a geldiğimizde park etmiş tek tük aracın yanına, gölge bir alana motorlarımızı çekiyoruz. Sonrası tırmanış. Hem de epeyi bir tırmanış. Yanımızdan usul usul akan derenin tersi yönde patika yoldaki izleri ve taşların üzerindeki işaretleri takip ederek tırmanmaya devam ediyoruz. Uzunca bir yürüyüşün ardından ilk şelale görünüyor. Şelalenin oluşturduğu gölette yüzen anadan üryan bir çift var. Bu adada çıplaklık en doğal hak. Halka açık alanlarda olmasa bile, dağda, bayırda, denizde, şelalede insanlar giyinme ya da giyinmeme özgürlüğüne sahipler. Alan çok küçük, etrafta gölete girmeyi bekleyen insanlar var. Sıra beklemek yerine bir yukarıdaki şelale ve gölete gitmeye karar veriyoruz. Özetle yeniden tırmanıyoruz. Daha dik ama daha kısa bir parkur sonrası yukarıdaki ikinci şelaleye ulaşıyor ve o hararetin verdiği coşkuyla suya dalıyoruz; tahmin ettiğimiz gibi, su buz. Otuz iki dişe keman çaldırıyor adeta. Ama enfes.

Tatlı suda yüzmeye çalışmak, şelalenin altına girip, birkaç metre yüksekten tepene suların düşmesini hissetmek ve kurbağalarla suda yarışmak çok eğlenceliydi.

Şelaleye in, çık, yüz, koş derken epeyi bir acıktık. Yemek için tekrar adanın merkezine dönüyoruz. Limanda az sayıdaki restoranlardan birine oturup, yemeklerimizi söylüyoruz. Güzelce karnımızı doyurup, bir süre istirahat ediyoruz. İşte tatil budur…

Karnımız doyduktan sonra adayı tam tur gezmek istiyoruz. Tekrar yoldayız. Bu sefer Therma’ya sapmayıp, yolun sonuna kadar devam etmek istiyoruz. Yol boyu bir tarafımız deniz, diğer tarafımız yeşilliklerle örülü. Harika bir manzara ve harika bir havada sürüyoruz. Çok keyifliyiz ikimiz de. Uzun süredir böyle yol almamışız. Adanın bu yönüne doğru yaptığımız yolculuk karayolunun sonlanmasına paralel bitmek zorunda kalıyor. Ama yolun bittiği noktada bizi bir sürpriz karşılıyor; Gökçeada. Sisler puslar arasında tam karşımızda Gökçeada beliriyor. Hem çok yakınız hem çok uzak. Güzel bir duygu memleketin bir parçasını sisler puslar arasından da olsa görmek. Sevgiler yolluyoruz, el sallıyoruz memleketimize ve bu sefer saat yönünün tersine, adanın diğer ucuna yolculuğumuz başlıyor.

Bu tarafta da keşfedilecek güzel yerler var. Kimi zaman küçük balıkçı köylerinden, kimi zaman bağ, bahçe ve tarlaların aralarından geçiyoruz. Bol bol fotoğraf çekip, güzel havanın ve hayatın tadını çıkartmaya çalışıyoruz. Tertemiz ve mis kokan havayla ciğerlerimizin bayram etmesini sağlıyoruz. Plansız, programsız, zamansız ve kafamız nereye eserse gidiyoruz. Adanın sahibi gibiyiz. Dolaşa dolaşa en sonunda bu sefer diğer uçtan Gökçeada’yı gören bir sahile çıkıyor yolumuz. Yine enfes bir deniz ve harika bir manzara. Vakit geçirmeden denize koşuyoruz. Denizde olduğum her an sonsuz mutluluk hissi demek. Denizde olmak, özellikle Ege’nin tertemiz ve adeta pamuk yumuşaklığında sularında olmak paha biçilemez, kutsal bir değerdir benim için. Yüzdüm, yüzdüm, yüzdüm. Yine derim buruş buruş olana kadar yüzdüm.

Takip eden günlerde adanın tamamını gezdik sanıyorum. Görmediğimiz tek tük dağ köyleri kalmıştır muhtemelen. Özellikle adanın esas merkezi olan Chora köyü küçük ama bir o kadar da sevimliydi. Kalesi, evleri, insanlarıyla huzur dolu bir köy Chora.

Ada hakkında detaylı bilgiler vermeyeceğim. Çünkü o işi sevgili dostum Ertuğrul gezi yazısında kendine has üslubuyla anlatıyor olacak, detayları onun bakış açısından okumanızı tavsiye ederim (pek yakında…).

Adaya dair söyleyecek hem çok şey var, hem hiç bir şey yok. Ama benim için huzur, dinginlik, tevazu, azla mutlu olmayı bilmek, eşsiz bir doğa ve kendinle konuşacak vakit bulmaktır ada. İşte tam da bu yüzden diyorum ki, başka beklentin varsa ey okuyan gelme bu adaya.

Çünkü alışılagelmiş bir Yunan adası değil geleceğin yer. Bu ada çok bakir ve senin beklediğin “cıstaklı” hayat burada yok. Çılgın eğlence havuzları, alkolün su gibi aktığı partiler ve bol yıldızlı oteller de yok. Tatil köyünün ne olduğu sorsam, çok şükür bilen kimse de yok. Üstelik stratejik önemi nedeniyle adanın, senin bildiğin anlamda turistik olma ihtimali de yok.

Ey Thassos’u adeta Eminönü’ne benzeten anlayışın temsilcisi. Daha açık söyleyeyim; gelme, ne olur sen gelme. Gerçi gelsen de ilk feribotla geri döneceksin, o yüzden gelme. Üstelik feribot çok ucuz da sayılmaz, paranı boşa harcama. Benden uyarması. Ama yine de seçim senin. İstersen gel, akşama geri dön…

Adadaki sayılı günlerin ardından şehre dönüş yolculuğuna geçtik. Öncelikle Alexandroupoli’de bir yemek molası vererek, sezonun son taze deniz ürünleri ve son mezelerini afiyetle mideye indirdik. Üstüne güzel bir sahil cafe’sine oturup, buzlu kahvelerimizi içtik. Artık dönüşe hazırız.

Gelişin aksine sınırdan rahat geçiyoruz. Free shop’ta çok fazla vakit kaybetmeden, kısa bir duraklamanın ardından yola koyulup, gece yarısı olmadan İstanbul’a, eve ve sevdiklerimize kavuşuyoruz. Bir sonraki seyahatte yine keyifle ve sağlıkla yolda olabilmek temennisiyle şehre ve iş yaşamına geri dönüyoruz.

Kısa sayılmayacak süreli bu seyahat için anlayış gösteren eşime, aileme ve tam on gün boyunca bana katlanarak imkansızı başaran Ertuğrul’a çok teşekkür ediyorum. Siz olmasaydınız bu seyahati yapamazdım. İyi ki varsınız, iyi ki birlikteyiz. Hayat kısa ve biz birlikte çok güzeliz 🙂

Özgür Daldaban
10 Mayıs 2017 – İstanbul