Sonbahar Kaçamağı…

Bu sene yolda değildik.
Yolda olamadık.
İçimizde asfalt özlemi.
Elde harita, ekranda Google Earth.
Baktık durduk…

En nihayetinde kaçtık.

İki gün.

İşte gezi notlarımız;

24 Ekim 2012, Çarşamba

Yağmur…

Hem sonbahar, hem de yağan yağmur, yol hazırlıkları yaparken biraz hüzün vermedi değil. MFÖ’nün 1984 yılında çıkarttığı “Ele güne karşı yapayalnız”albümündeki bu şarkı hiç eskimedi ki.

Ancak ajanslardan gelen yağmur haberleri Mazhar Alanson’un sesi kadar okşayıcı değil.

Malesef Çorlu, Tekirdağ, Balıkesir, Marmara ve Avşa adaları doğal afet yaşadılar. Zeytin ağaçları deniz sürüklendi, evler, dükkanlar çamur içinde, hayatını kaybedenlerin sayısı 6. Allah rahmet eylesin o insanlara.

Biz de bu havada yola çıkalım diyoruz. Çıkalım da nereye? Elde harita, dolaş dur evde. Bakalım neresi olacak? Niyet sabah 06:00 de kontak…

25 Ekim 2012, Perşembe

Sabah 07:00 de depolar dolu, çantalar yüklenmiş olarak hazırız. Gidelim de bir yerlere, neresi pek önemli değil gibi sanki. Karadeniz zaten yağışlı. Erdek, adalar afet yeri oldu. O zaman yapacak tek şey var, Eskihisar’dan arabalı vapura binmek. Kalanı ön teker halleder. O teker bizi hiç yanlış yere götürmedi.

Hava inceden yağmurluydu. Çantadaki yağmurlukları giymeğe gerek bırakmayacak kadar. Acaba artar mı diye düşünmedik değil. Vapurdan çıkınca sağa sapıp istikamet Bursa Uludağ dedik.

Elbette Bursa’dan yukarı çıkmaya başladıkça bizi ilk önce dağ havası karşılamaya başladı. İstanbul’da yaşayan biri olarak bu hep çarpıcı olmuştur. Serinliği, temizliği, insanı uyandıran sertliği. İşte bunu özlemişim. Tırmanırken bunun inişi de olacak diye hayıflandım.

Evvelce bir kez uğradığım bir kır lokantası vardır, epey yukarıda. Orada bir kahvaltı keyfi iyi geldi. Yol kenarı da olsa sessiz bir bayram sabahıydı. Zaman ilerlerken havanın soğumuş olduğunu, kahveleri içeride soba başında içerken anladık 🙂

Özgür’ün kahvaltı keyfi

Kahvaltı sonrasında yola yukarıdaki Keles ayrımından devam ettik. Soğukpınar’ın virajlı, yer yer sisli, nefis manzaralı yollarından Bursa-Keles yoluna bağlandık. Orhaneli’nden geçelim deyince Bursa istikametine sapıp Orhaneli Barajı bitiminden Orhaneli-Dursunbey-Balıkesir olarak devam ettik.

Bu mevsimde kaçırılmaması gereken nefis sonbahar renkleri.

Bu bölgede biraz daha vakit geçirmek için mümkün olduğunca mola veriyoruz. İki üç virajda bir fotoğraf çekmek işin bahanesi. Amaç havayı koklamak, sessizliği dinlemek.

Keles-Bursa yolunda (Orhaneli Barajı etrafındaki) yer yer genişletilme çalışmaları var. Haliyle mıcırlardan bahsetmeğe gerek yok, dikkatli olmak gerek.

Balıkesir istikametinde yol alırken Dursunbey yakınlarında bir viyadük köye sürpriz yapmış;

Yol köyün camisinin hemen yanından geçince köyün üst tarafına yenisi inşa edilmiş. Ancak bu ilginç durumdaki eski yapı sanki kaderine terk edilmiş gibiydi. Viyadük aynı zamanda Balıkesir ile Bursa’yı ayıran (yeya birleştiren) bir noktada. Batısı Balıkesir, doğusu Bursa 🙂

Gün içindeki bir sonraki durağımız Kepsut oldu. Bir kahvede tost ve çay bulabileceğimizi öğrendik, aradık bulduk. Siparişimizi verdik ve tostlarımız geldi. Gazete kağıdına sarılı ve dört parça şeklinde. Ama çay güzeldi 🙂

Sonrasında hava kararmadan mümkün olduğunca yol alalım dedik ve Güre’ye kadar durmadan ilerledik. Gece erken bir saatte Entaş isminde bir kaplıca otelinde, bayram tarifesinden bir oda bulduk :-/ Yemekleri ve kahvaltısı iyiydi, açıkçası memnun kaldık. Burhaniye’ye gelmeden yolun hemen sağında.

Uzun yolculukların sonrasında gece bir yere vardığımda mekanı anlamak, keşfetmek yorgunluğun da etkisiyle mümkün olmuyor. Ama farklı bir hava koklayıp, farklı sesler işiterek uykuya daldıktan sonra sabah uyandığınızda ilk iş “keşif” duygularınızı tatmin etmek oluyor.

26 Ekim 2012, Cuma

Sabahın  daha ilk ışıklarında önce balkona, ardından kahvaltıyı zor bekleyerek doğru sokağa çıkmak, çapaklı da olsa iyicene açılmış gözlerle etrafı anlamaya çalışmak. Deniz kıyısında iskeleden suya atlamak gibi. Önce soğuk suda ıslanmak, ürpermek, sonrasında yüzmeye başlamak. Bilmediğin yerde yürümek, yüzüne yeni ve farklı rüzgarın vurması, alışık olmadığın sesler. Belki de işin en çekici kısmı bu olsa gerek.

Hazır buraya kadar gelmişken Ören’e uğramak istedim. Uzun yıllardır gelmediğim, her zaman çok sevdiğim, sanki bana özel bir yer. Turizm mevsiminin sonu olmasından dolayı yazın koşuşturmasını bitirmiş, dinlenmekte. Sokaklar henüz uyanmamış.

Nefis kumsalına bakan terasından işte birkaç kare.

Ören sahili ve kumsalı

Kısacık Ören molasından sonra tekerlerimizi Agonya istikametine çevirdik. Önce Edremit.

Edremit çıkışındaki bu tuğla ev değişimin ve buna direncin göstergesi sanki.

Virajlı dar yoldan sabahın yatay ışığında, çam ağaçları eşliğinde kıvrıla kıvrıla Kalkım’a doğru tırmandık. Bu yollar hiç bitmese.

Mis gibi çam kokusunun da hakkını verelim 🙂

R1100 GS

F650 GS

Ne garip, ikisinin de isimleri yok. Bunlara birer isim gerek.

Kalkım

Kalkım’a varınca girişteki benzin istasyonunda mandalina molası verdik. İlerleyen saatler ile birlikte güneş iyice yükselmiş, sabahın sakinliği yerini gündelik koşuşturmacaya bırakmıştı.

Benzinciden biraz ileride beldenin ana caddesine girince solda bir motosiklet tamirhanesi vardır. Artık imalatta bile olmayan, uzun yıllardır İstanbul’da gözümüze çarpmayan, kimi iyi durumda, kimi hurdaya çıkmış sanki, eski model motosikletleri yine seyrettim. 10.000 km yol almış araçlara “eski” diyenler görmeliler, nasıl ve elbette ne emeklerle yürütülmekteler.

Merkezdeki yaşlı çınar ağaçlarının altında harika çay bahçeleri vardır. Gazetenizi kitabınızı alıp saatlerce keyifle vakit geçirebilirsiniz. Ancak bu sefer mola vermeden geçtik. Aklımız kalsa da yolumuz da uzundu.

Hemen çıkışa geldiğimizde evvelce fark etmediğim birşey gözümüze çarptı. Biberler. Yerden topladığımız çilekleri hatırlıyorum da, bu biberleri kaçırmışım. O kadar güzel görünüyorlardı ki, bırakın fotoğraf çekmeyi, oturup seyredesimiz geldi.

Bildiğim kadarıyla burada tütün ekimi vardı. Sonrasında biber ve domates rağbet görmüş olmalı. Anlaşılan o ki, Kapya cinsi bu biberler bölge ekonomisinde önemli rol oynamakta. Bostanların temizliği ve düzeni görmeğe değer.


Özgür Daldaban

Kayatepe Köprüsü (Agonya Kapısı)

Kalkım’dan bir süre sonra, virajlı yollardan inerken karşınıza bir taş köprü çıkar. Uzun, sade, merak edilesi.

Büyük İskender’in Granikos Muharebesi’nden sonra 334 yılı Haziran ayı içinde yaptırdığı köprü Agonya Kapısı olarak da bilinir.

İşte o köprüden geçerken üzerinde durup kısa bir mola vermek, bizce tarihe bir saygı duruşudur.

Buyuk-Iskender

Büyük İskender hakkında bilgi (www.britannica.com)

Balya

Kalkım’dan sonraki durağımız Balya oldu. Yemek ve dinlenme molası için uygun bir yer. Burası çevredeki beldelerden biraz farklı. Tarım, hayvancılık yerine sanayi ile geçinmekte olduğu hemen fark ediliyor. Kuqşun madenleri işletmeciliği bu bölgenin yaşam şeklini çok uzun yıllar önce değiştirmiş. Hatta Anadolu’da elektrik ile tanışan ilk ilçe de burası.

İşte Balya’nın tarihçesi
Kaynak : Balya Kaymakamlığı (http://www.balya.gov.tr)

Tarihin ilk dönemlerinden bu yana, çinko ve kurşun olmak üzere, manganez ve linyit madenlerinin işletildiği, bu nedenle Balya’nın sürekli bir yerleşim yeri olarak kullanıldığı bilinmektedir.

Balya, 1317 yılından önce “Kocagümüş Köyü” adıyla anılmakta ve Balıkesir (Karesi) Sancağına bağlı “Alidemirci Bucağı”nın bir köyü idi. 1310 yılında Kocagümüş Köyü çevresindeki kurşun madenlerinin imtiyazı alınmıştır. Madenlerin işletilmesi için yurdun çeşitli yerlerinden gelen işçilerin nüfus yoğunluğunu ve hane sayısını arttırması üzerine, Alidemirci Köyü’nde bulunan Bucak teşkilatının nakli gerçekleştirilmiştir. Kocagümüş adı, kurşun madenlerinin ambalajlanmasından esinlenerek Balya’ya dönüşmüştür.

Balya madenlerinin işletilmesi Osmanlı İmparatorluğu zamanında da sürdürülmüş ve Osmanlılar döneminde kadılık olan Balya’nın adının, 1650 yıllarında burada kadılık yapan “Balı bey” den geldiği de ileri sürülmektedir.

Romalılar döneminde de kurşun madenlerinin işletildiği ve adının “Kristiyan” olduğu bilinen Balya 1910 yılında ilçe kuruluşuna sahip olmuştur.

İlçe; 1920 yılında Yunan işgaline uğramıştır. Balya halkı, Yunan işgalinden kurtulmak için Yunan askerleri yanında, kuzeyde Anzavur Ahmet Çetesi, batıda Gavur İmamla savaşmak zorunda kalmıştır. 6 Eylül 1922 tarihinde düşman işgalinden kurtarılmıştır.

Sizi geçmiş götürebilecek fotoğraflar;

Yolun devamında gözümüze hoş gelen pek çok noktada mola verip gece evlerimize vardık.

2012 sonbaharının konaklamalı son kaçamağı buraya kadar. Kısmetse devamı 2013 ilkbaharında.

Bir başka yolculukta buluşmak dileği ile, hoçakalın.

Ertuğrul Ortaç – Özgür Daldaban
25 Ekim 2012