Nasıl Düştüm Ben Bu Yola – I

Ekim ayının ortaları. Yoğun iş temposu biraz olsun rahat vermiş, üstelik daha da iyisi okul bitmiş. Sınavlardan, hocalardan, bitirme tezinden uzak, kuşlar kadar olmasa bile, epeyce “Özgür” bir ruh halindeyim. Tabii bu kadar Özgür’lüğün bünyede ters tepkiye yol açması da pek sürpriz olmadı aslında.

Vakit iki binlerin başı ya da doksanların sonu, pek mühim değil zaten, taa geçmiş günlerden gelen bisiklet tutkusunun da etkisiyle, içimden bir şeyler sesleniyor ; “motor al, motora bin, gazlaaa…” Diğer yandan, kontrol sever beynim; “yok daha neler, ayakların yere bassın, motor kullanmak ne demek, Türkiye’de olmasa tamam ama bizim ülkede zor, çok zor. Ölüp gidersin, hatta daha kötüsü sakat kalırsın. Efendi gibi, bin arabaya, üzme bizi” şeklinde telkinde bulunuyor. Ama, diyorum içimden kendime, daha çok küçükken, ergenlik dönemimde, İstanbul Altunizade’de lunaparkın arkasında (o yıllarda lunapark kurulurdu oralarda) “on beş dakkalığına” motor kiralayan kimdi (gerçi Mobylette’ti ama olsun), yürü be oğlum, kim tutar seni, sen doğal yeteneksin, sen yapmayacaksın da kim yapacak diye hemen çürütmeye çalışıyordum beynimin tezlerini. Bu arada, o yıllarda bizim için Mobylette kiralamak, diğer çocuklar arasında büyük ayrıcalıktı. Aramızda hala bisiklete bile binemeyenler olduğundan, biz astronot edasıyla dolaşırdık. Standart Mobylette’ler iyidi de, bir de enduro görünümlü olan yeni tip Mobylette vardı ki, offf ki ne offf. Hem daha havalı duruyordu, hem de vitesli motora daha çok benziyordu, gerçi onu da kolay kolay kiralamıyorlardı ama ne de olsa biz devamlı müşteriydik. Kiralayıp, üzerine binince “büyük motor gibi olum, sürmesi de daha zevkli ama herkese göre değil” nidaları da eksik olmazdı ağızlarımızdan.

Bu fotoğraf enduroclub.org sitesinde, Engin1711 isimli kullanıcının yazısından alınmıştır, kendisine teşekkür ederiz.

Neyse, eski günlerin de verdiği güven ve gazla birlikte, o yıllarda aynı ofiste çalıştığımız değerli dostum Ertuğrul’la da her fırsatta motor alma, motorlu yaşam üstüne türlü hayaller kurardık. (Eskiden çok güzel O302 taklidi yaparken, artık MZ ve Java seslerini hakkıyla çıkartabilir hale gelmiştim. Bir de chopper sesi vardı ki, o biraz boğaz ağrıtıyordu.)

Kafaya taktım ya bir kere, motor mağazalarını geziyorum, sürekli motorla ilgili dergiler, bulabildiğimce kitap okumaya çalışıyorum. İnternet ile birlikte yeni ufuklar açılıyor. Belli başlı bir iki forum sitesi var, onları takip ediyorum. Hatta ikiteker.org o yıllarda hala çok önemli bir site, meşhur kavgalar, ayrılıklar yaşanmamış, kaliteli ve öğretici bilgiler dolu. Donald Duck’ın motosiklet üzerine yazdığı tüm yazı ve teknikleri defalarca okuyor, kendi kendime uygulamaya çalışıyorum. DD’nin öğrettiği şekilde, bir sol elim gidon ve fren oluyor, sağ elim ile dozunda fren sıkmayı, yavaş yavaş gaz açmayı çalışıyorum, bir sağ elim gidon ve debriyaj oluyor, debriyajı hızlı sıkıp, yavaş bırakmayı çalışıyorum. Yolda viraj okumaya, doğru açıları görmeye çalışıyorum. Tabii bunları ya yaya olarak, ya da otomobil kullanırken yapıyorum. Zira henüz motorum yok, daha da önemlisi A2 ehliyetim yok.

Günler böyle gelip geçmeye devam ederken, hiç yazmadığım ama uzun süredir takip ettiğim forumlarda, tanışmadan tanıdığım insanlar art arda aramızdan ayrılmaya başladılar. Daha açık söylemek gerekirse, türlü motosiklet kazalarında hayatlarını kaybettiler. Üstelik kısa bir zamanda, oldukça fazla üzücü haber gelmesinin de etkisiyle, motor ve motorsal aktivitelerden uzaklaşmak istedim ve o defteri açamadan kapatmış oldum.

Değerli dostum Ertuğrul ise, kendine bir EN 500 alarak camiaya adım atmış oldu. Ona iyi dileklerimi iletip, ben dört tekerli hayatıma geri döndüm.

Yıllar sonra bir yaz sabahı, kendimi sürücü kursunun kapısından çıkarken buldum. Evraklarımı teslim etmiş, kursa kayıt yaptırmış ve A2 ehliyetimi almak için sınav gününü bekliyordum. Ne oldu, niye oldu, açıkçası hatırlamıyorum. Tek bildiğim, Çengelköy’de bir okulda, kıçı başı ayrı oynayan bir “sıkutır” ile sınava girip, üç beş kukanın arasında slalom yapıp, bir süre sonra ehliyet aldığım. Sanırım içimde kalan bir şeylerin acısıyla, “bulunsun, Güney’de tatilde motor kiralarız, cebimde olsun” bahanesiyle ehliyetimi almıştım. İyi ki de almışım.

Yine birkaç sene geçti, girişte bahsettiğim o meşhur Ekim ayının ortası daha gelmemiş ama aynı sene. Elektronik posta kutumda, “Honda Motosiklet Eğitim Merkezi falanca ayı kayıtları için başvurular başlamıştır “başlıklı posta bana bakıyor. Amacım, eskiden beri içimde olan isteğin son durumunu görmek. Eğer heves ise, hafta sonu yapılacak eğitimde hevesimi alır, içimde daha fazla bu işi büyütmem. Eğer heves değil ise, ona da eğitim sonunda bakarız düşüncesiyle bastım tuşlara, yaptırdım kaydımı; Güvenli Sürüş 1 ‘e gidiyorum. Haydi hayırlısı…

Gerginim. Çarşamba günü rezervasyon yaptırmışım, Cumartesi kurs başlıyor. Bir sürü bilgi var kafamda ama hepsi teorik. Gidip acemi gibi başlamak istemiyorum (sanki acemi değilim de, pistlere geri dönüş yapıyorum, nasıl bir şımarıklıksa artık). Eski defterler tekrar açılıyor; vites pozisyonlarından, viraj tekniklerine kadar o an için lüzumludan lüzumsuza ne varsa çalışılıyor. Teorik bilgiler bir kez daha full’leniyor.

Cumartesi sabahı, heyecan dorukta. Tayfun Hoca ile tanışma, kısa cümlelerle kurs arkadaşlarını tanıma, kendini tanıtma derken, yarım gün kadar dershanede teorik ders ve sonunda büyük an;  motorlara kavuşma anı. Ama öncesinde güvenlik ekipmanları kuşanılacak. Hep birlikte malzeme deposuna gidip, ekipman seçimi ve giyimine başlanıyor. Bu esnada (ben de dahil) dizlikleri dirseklerine takanlar (ama ikisi de birbirine çok benziyordu, tamamen Spidi’nin hatası 🙂 ), XL beden kafaya S beden kask takmaya çalışanlar… Hiç görmemeniz daha iyi 🙂

Derken, ilk gün fena geçmedi. Ardından ikinci gün sabahı kısa bir tekrardan sonra, ikinci günün akşamında, kursta çok büyük bir başarısızlık yaşamamış tüm katılımcılara, CBF 500 test etme şansı tanındı. İşte ne olduysa o anda oldu. CBF 150’nin ardından, CBF 500 gibi delifişek bir motorla iki tur atmak, zaten pek de yerinde olmayan aklımı başımdan almıştı. Hissediyordum, damarlarımdaki hastalık CBF 500’ün gaz koluna uyguladığım çevirme kuvveti ile doğru orantılı olarak an be an artıyordu. Öyle ki, Tayfun Hoca’nın “diğer arkadaşlarınız da binecek”  şeklindeki nazik uyarısıyla, CBF 500 ile mecburi bir ayrılık yaşamak durumunda kaldık. (Ardından Tayfun Hoca’nın kullandığı CBF 1000’e meylettim. “Hocam bir tur, yarım tur olsun, bari 10 metre gideyim” şeklindeki yakarışlarım Tayfun Hoca tarafından geri püskürtülünce çok da alınmadım. Zira sadece şansımı denemiştim 🙂 )

CBF 500’ü teslim etmiştim ama suratımdaki aptal sırıtış yaklaşık bir hafta boyu sürdü. Hatta o kadar havaya girmiştim ki, eve dönüş yolunda arabanın içinde her virajda kafamı çevirip, koltukta sağa sola yattığımı fark ettiğimde, yan araçtakiler bana tuhaf tuhaf bakıyorlardı.

Pazartesi ilk iş olarak, tabii ki Güvenli Sürüş 2’ye kayıt yaptırdım. Şansa hem o hafta sonunda takvimde GS2 vardı, hem de eğitimde boş yer vardı. O hafta nasıl geçti, ben ofiste neler yaptım pek farkında değilim. Hatırladığım, internetteki motosiklet eğitim videolarının büyük bir kısmını seyrettiğim.

Hafta geçti, gitti. GS2 Cumartesi’si geldi. Bu sefer daha da erken gittim. Yine CBF 150’ler, bu kez ders Ufuk Hoca’nın. İlk gün GS1’in tekrarı, ikinci gün daha yavaş sürüş, engel geçiş, dengede uzun süre duruş, yokuşta çoklu dur kalk, daha dar bir parkur, vs. derken ikinci günün akşamına ulaştık. Bu sefer ise, hem CBF 500 hem de CBF 1000 ile turlama şansımız olacaktı. Ben de zaten bunu bekliyordum 🙂 Biraz bekledim ve ilk olarak CBF 500 ile başladım. Bilerek en sona kalmış ve iki turdan fazla atmayı planlamıştım (evet, kötüyüm 🙂 ). CBF 500′e artık alışkın olduğum (!) için gayet “cool” bir biçimde bindim ve slalom parkurunda her türlü maymunluğu yapmaktan, koruma demirleriyle yerlere çizik atmaya kadar kendi kendime kişisel şovumu da yapmış oldum (Tevazu gösteremeyeceğim, GS1 ve GS2’de en parlak öğrenci olduğum ortadaydı. Çünkü çok istiyordum. Yoksa gizli kalmış yetenek falan değildim elbette). Derken 500’lük makinanın ardından sıra CBF 1000’e gelmişti. Yine bilerek en sona kalmayı tercih etmiştim. Seleye oturdum, yavaştan gazlayıp, ikinci vitese atarak slalom parkuruna girdim. O ne kadar sakin ama aynı zamanda güçlü bir gidişti, bir de o hacme ve ağırlığa rağmen CBF 150 kadar çevikti. Bu alet sanırım oldukça iyi bir şeydi! Derken ilk düzlük, gazlamaya başladım.

Nasıl bir duygudur o, CBF 500 halt etmişmiş. O kadar keyif alıyordum ki, bir slalom parkuru, bir düzlük, bir yokuş, bir iniş, keyiften avazım çıktığı kadar şarkı söylemeler arasında bir ses gelmeye başladı dışarıdan; “Özgür Bey, biz de evimize gideceğiz, artık motoru park etseniz, on turdan fazla olmuyor ama” sözleri ile dünyaya döndüm. Aydın Hoca eller belde, kibarca sesleniyordu. Uyduk mecburen 🙂 (Buradan Aydın Hoca’ya da en içten sevgiler. Honda’ya yolunuz düşerse mutlaka tanışın derim. İşini severek yapan, oldukça bilgili ve dersi çok keyifli bir eğitmendir.)

GS1 bitti, güzeldi. GS2 bitti, o da güzeldi. CBF 500 de oldukça güzeldi. CBF 1000 ise aşktı. Ama bitmişti işte. Şimdi elde bir dört teker, bir de aylık akbil vardı. İkisinin de farklı zevkleri vardı! Ama motorun yeri bambaşkaydı. Gel gör ki benim henüz bir motorum yoktu. Sıfır motor almak istemiyordum, ikinci elden ise hiç anlamıyordum, zaten bir de ailesel faktörler vardı. Peki şimdi ne yapacaktım?

Özgür Daldaban
Kasım 2011, İstanbul

Yararlanılan kaynaklar;

http://www.ikiteker.org/
http://www.ortac.net/
http://honda.com.tr/motosiklet/motosiklet-egitim-merkezi